Sayfalar
Popüler Yayınlar
Perşembe, Aralık 06, 2012
Çarşamba Gecesi Kabusu
Hava karanlık bile değildi. Etraf şuursuzca ve vahşice gezen "Bill"lerle doluydu.
Ölmek ya da hayatta kalmaktı tek seçenek.
Zombiydiler. Birer birer geldiler.
Tam ölüyordum ki uyandım.
Nabzıma baktım.Atıyordu.
Perşembe, Kasım 22, 2012
Yalnızlık ve Bıkmışlık Üzerine
Yalnızlık ve bıkmışlık üzerine kaç yazı yazdım Allah bilir. Tükenmeyince tükenmiyor işte. En zoru insanın kendini kandırması değil kendini kabul etmesidir demiştim. Oradan devam edeyim.
Herkesin bir aurası yani kendine ait halkaları var ve sürekli bir yerlere değmekteler. Kimin halkası nereye ne zaman değecek bilemiyoruz ya tüm sıkıntı oradan kaynaklanıyor. Kimileri buna "şans" diyor, kimileri "kader", bense "kör ol Tahir" . Zira insanoğlunun mutluluk ve huzura kavuşması, çoğu mitte de geçen, kayıp yarısına kavuşmasıyla mümkün olacaktır diye düşünüyorum; ARTIK.
Gelmişim 29 yaşına, arkadaşlarımın yarısı evli diğer yarısı da "çarık çürükle idare eder miyim"in muhasebesini yapmakta :) Başka türlü bir kategori de şöyle; yarısı işsiz yarısı da işinden şikayetçi. Yarısı mutsuz yarısı da rutin giden hayatından şikayetçi. Yani tanıdığım insanların yarısı yalnız yarısı da bıkmış. Ben kendimi nerede görüyorum derseniz söyliyeyim; tam ortasında.
Şu anda çok önemli bir açıklama yapmak üzereyim. O nedenle iyi dinlemenizi tavsiye ederim dostlarım. Hayat hiç bir zaman bitmiş ya da kazanılmış bir oyun değil maalesef. Ancak ölürsünüz ve o şekilde oyundan çıkarsınız. Çünkü kazandığınız veya kaybettiğiniz her şey sizi başka bir durumun oluşumuna hazırlar. Yani uzun bir koridorda sürekli kilitli kapıları açarak ilerliyorsunuz, bazen açamadıklarınız oluyor, o zaman da yine ilerleyip başka kapıları açıyorsunuz. Bu kadar. Koridorun sonunda bir şey yok gençler. Koridorun sonunda ışık yok. Belki ufak bir ışık hüzmesi ya da bir hareketi andıran gölge oyunu hepsi o...
Koridorda başka şeyler de var tabi. Tavandan yere kadar sarkıttığın yalnızlığın ve yerden tavana kadar uzanan bıkkınlığın da orada seninle.
Pazar, Ekim 28, 2012
Bazen
Bazen sadece konuşmak istiyor insan. Karşına kim çıkarsa çıksın anlatayım diyorsun. Yalan dolan da olsa anlatmalısın bazen. Çünkü kendini kandıramazsan kendini ikna edemezsen başkasını da ikna edemezsin. Onca konuşma onca itiraf da bundan ibaret aslında. Kendini kandırma çabası. Bunu çok iyi anlıyorum çünkü ne zaman birinin ruhuna dokunsam, onu kendinden iyi tanısam aynı şeyi hissediyorum: Kendini kandırma çabası.
Olmadığın biri gibi davranmak kolaydır. Zahmete girmezsin. Bir model seçersin ve oynamaya başlarsın. Seçtiğin insanı canlandırmak zor gibi görünür ilk başta. Ama en kolayı odur. Çünkü belli başlı karakteristik hareketleri vardır. Gülümsemesi bellidir, üzüntüsü, neşesi, kızgınlığı, hayal kırıklığı bellidir.
En zoru kendin olmak. Kendin olurken kararlar alırsın çünkü. Ve aldığın kararların arkasında durman gerekir. Yıpranırsın, eskirsin ve en önemlisi sevilmezsin kendin olurken. Kendini sevemezsin bir yerden sonra. İnsan kendini sevemezken başkasından sevmesini beklemek ne zordur. Değil mi? Hakikaten öyle bir şey bu. Bildiğin doğrularla yaşamak zordur. Bildiğin gerçekleri anlattığın zaman kötü olursun dışlanırsın bir müddet. Ve en nihayetinde sıkıcı biri olur çıkarsın. Aslında en iyi ihtimalle sıkıcı biri olursun. Anlatmak istediğin her neyse onu anlamaz kimse. Seni lanetler ve uzaklaştırır etrafından. Çünkü kimse sevmez doğru söyleyenleri.
Ama ben bugün doğruyu söyleyen insanlar arıyorum. Yüzüme olağanca çıplaklığıyla gerçekleri söyleyecek birilerini arıyorum. Kandırmadan kaderi ve kandırmadan kendini, gerçeği söyleyecek biri var mıdır dünyada? Eksik yaşadığımız sefil hayatlarımızı kandırmama cesareti gösterebilecek birileri yaşıyor mudur hala?
Doğru olanı seçen ve bunu uygulayan birileri kalmış mıdır hala?
Cuma, Ekim 12, 2012
Bugün PaZaR
Bugün Pazar.
Aslında başka bir gün ama bana Pazarmış gibi geliyor.
Her hali her tavrıyla Pazar.
Deliye de Bana da Pazar.
Bir kere Pazarın başlangıcı dingin olur. Sessiz sakin güne uyanmamı bekler. Hiç gürültü yapmaz. Temizdir. Uçuş uçuş perdenin arkasından kısık gözlerle havanın aydınlandığını görürsün. Eğer dostların varsa onlar da ses etmez, dokunmazlar. Uyananlar, uyuyanları rahatsız etmemeye uyandırmamaya çalışır. Perdeler git gide açılır sükut içerisinde uyanırsın ve en az 5 dakika yataktan çıkmazsın. Pazar seni hiç zorlamaz kalkmaya. Saçlarını okşar, gıdıklar, yanağından öper tatlı tatlı, sen güzelce uyan diye.
Sonra Pazarları televizyon izlenmez, müzik dinlenir. Kahveni alıp battaniyenin altına girersin ayakların üşümesin diye. Biri uzanır bir yerlere ve güzel bir müzik açar. Ruhun dinlenir o müzikle, Adeta şarj olursun pillerin dolar umuda. Bütün gün kafanda aynı melodiyle gezersin, su içerken, işerken, bulaşıkları yıkarken, ellerini kremlerken...
Öğlene doğru pek de kibrit kutusu büyüklüğünde olmayan peynirinle, balınla, yağınla, yeni demlenmiş tomurcuklu çayınla kahvaltını yaparsın. Yavaş çekim gelişir her şey, hayatının yönetmenini en iyi hissettiğin gündür Pazar. Sol omzunun üzerinden ve senin gözlerinden çeker tüm kareleri. Çayını karıştırman tam 45 dakika sürer, çın çın çın, gazeteni hafif hışırdatarak açarsın, tüm duyabildiğin ses o kadar.
Dostlar sağ olsun , mütemadiyen ararlar. Gülerek konuşursun çünkü bugün Pazar, hiç kimse ve hiçbir şey moralini bozamaz. İki yudum çay, bir dost kahkahası tadında geçer kahvaltı faslı. Saçlarını şöyle bir karıştırırsın, düzeltmek için değil haaa, karıştırırsın çünkü daha eğlenceli bir şey yoktur o an. Gevşer, gerinir ve derin bir nefes alırsın. Arkada daha da yaslanırsın. Ensenden birleştirdiğin ellerinin üzerinde yaylanırsın. Bu Pazar hiç bitmesin istersin. Senden daha mutlu daha sakin ve belki de daha huzurlu kimse olamaz şu dünyada.
Fakat "öğleden sonra" olduğunda bir kasvet kaplar tüm şehri. Bir anda kararır hava, ortalık sisli puslu olur anında. İsterse o gün yılın en uzun günü olsun, isterse hava gece 12.00'de kararacak olsun, saat 14.00 itibariyle Pazar günü bitmiştir benim için. Çünkü o saatte Pazar kepenk kapatır. Evine çekilir, yüzünü saklar. Vebalıymışçasına kaçar gider. Tutkusunu, huzurunu, sevgisini, şefkatini, merhametini, rahatlığını, kısaca ne varsa kendine dair, hepsini esirger senden. Uyuşursun, kanepeden kalkıp yüzünü yıkayacak kadar bile derman kalmamıştır bacaklarında. Biri bir bardak su getirsin diye gözünün içine bakarsın milletin. Ama nafile bir çabadır bu. Pazar esirgemiştir senden enerjisini.
Ve artık beynindeki küçük adamlar başlar konuşmaya; Pazartesi, iş, ödev,dosya, görev, sevgili, koca, çocuk, anne, para, fatura, banka, hastane....
Sesler büyür beyninde un ufak eder az önceki keyfini.
Pazar böyle bir gün işte
NOT: Tenk yu, ol may fırends hu fors mi tu tink ebaut sandeyz on e kejuıl fıraydey :)
Diyır Ayça end Diyır Sevim hiyır yor sıpeşıl tenks
Pazartesi, Ekim 08, 2012
Yitiğim
el versen tutamam bile sevdiğim
yatağım döşeğim bir başka diyar
içinde uçurumlar içinde fırtınalar
yitiğim bir avuç yaş toprakta
debelenip duran solucan kadar
seslensen duyamam sevdiğim
varken her yerde bu çığlıklar
yitiğim Karadeniz'in diplerinde
ağlara takılmış bir balık çaresizliğinde
çağırsan gelemem sevdiğim
ruhumun en derin sensizliğinde
Salı, Eylül 11, 2012
Neden, Çünkü
Bu aralar internette çok fazla vakit geçiriyorum. Neden, çünkü eşeğin zikinden dolayı . Çünkü işim gücüm yok.
Nette gezinirken bir takım komik şeyler, şakalar, karikatürler, komikli yazılar görüyorum. Genelleme yapmak gibi olmasın ama okuduğum yazıların yazarları genelde bilmem ne üniversitesinde doktorasını tamamladıktan sonra yurt dışında bilmem ne akademide eğitimler vermiş, halaylar çekmiş, öğrencileri kendine hayran bırakmış sonra gelmiş ülkesine yararlı olmak için projeler hazırlamış bir takım yaratıcı fikirlere imzalar atmış, onu da yapmış bunu da bitirmiş, ordan dönmüş, parendeler atmış, çoktan emeklilik yaşı gelmiş de aman da aman hala zehir gibiymiş.
Anlıyorum memlekette zeki adam çok. Fakat komik insanların hepsi phd yapmak zorunda mı isyanım ona işte. Ben yapmadım diye ona buna bok atıyor da olabilirim. Ama ne gerek var. Tamam gıpta ediyorum saygıyla önümü ilikliyorum. Ama akademik kariyer yapan insanlar da bi zahmet komiklikle şakayla uğraşmasınlar. Bizim de ekmeğimizle oynamasınlar. Neden, çünkü eşşeğin zikinden dolayı.
Cuma, Ağustos 31, 2012
Ne bileyim...
Bu şehre adımımı atar atmaz tiksiniyorum. Ayaklarım geri geri gidiyor. Topuklarım popoma değe değe kaçmak istiyorum. Sevmiyorum. Bahane bulacak değilim; tamamen işe yaramaz ve lüzumsuz duruyorum burada. Hayallerimi de yanıma alıp göz yaşlarımı burada bırakmak ister gibi değil, her bir parçamı toplayıp en derin mutsuzluğumu da valizime tıkıştırıp kırış kırış oluncaya dek uzaklaşmak istiyorum.
Nereye giderim şimdiden çok kestiremiyorum fakat hiçbir yere ait hissedemiyorum. Sıfırdan başlayıp hayatıma yeni bir yön verir gibi değil, yo hayır öyle değil. Geçmişimi de omzuma alıp göğsümü gere gere olduğum şey gibi, olduğum ben gibi gitmek istiyorum. Kapıları açacak birileri olmasa da kıra kıra yıka yıka geçmek istiyorum.
Alışamadım buraya bir türlü. Alışmayı da denemedim ya neyse. Zaten şu hayatta her şeyi denemeyeceksin. Mesela deniz ürünlerinden nefret ederim. Hiç denemedim ama bir gün gelir de zorunda kalırım diye ahtapot yemeye de kalkmadım. Deli değilim. İnsan kendi doğasını az çok bilir. O korkunç ve aynı derece zavallı yaratığı ağzıma 10 cm'den fazla yaklaştırdığım zaman başıma gelecekleri çok iyi biliyorum. O nedenle ahtapota da bu şehre de alışmayı denemedim hiç. Bulaşmadım o kör kuyuya.
Zaten bir yer, bir durum, bir kişi, seni kendine ya çekiyordur ya da itiyordur. Hiç bir duygu ortada bırakmaz
seni. Çıkarların bazen savaşıverir oracıkta. Yine kazanan ve kaybeden vardır elbette. Sen bir süreliğine çok emin olmazsan da içinde bir sempati ya da antipati besliyorsundur. Adını koymak zaman alabilir, ona diyecek bir şey yok. İşte ben de bu şehre adımımı attığım ilk anda biliyordum. Bu şehirden nefret edecek ve kurtulmak için elimden geleni yapacaktım. Gerçi benim bir şey yapmama gerek kalmadan şehir bana istediğimi verdi ve kısa sürede nefretimi kazandı.
Kaldırım taşlarından tut da binalarına, insanların suratlarındaki o anlamsız mutlu/şaşkın ifadelerine, çocukların samimiyetsizliklerinden köpeklerin/kedilerin sevimsizliğine, parklarındaki anlamsız spor aletlerine, marketlerindeki ucuzluk günlerine, kitapçılarından tut da tek bacağı kırılmış kıraathane taburelerine kadar her şeyinden nefret ediyorum bu şehrin. İçine almıyor beni anlıyor musun, keşfetmiyor, cezbetmiyor beni.
Ne bileyim...
Cuma, Temmuz 27, 2012
Vazgeçtiklerim
İnsan hep umut ediyor. Aşkı arıyorsun , mutluluğu, parayı, sağlığı, kaybettiklerini ya da hiç bir zaman sahip olamayacaklarını. Çoğunlukla basit hayallerin var. Daha doğrusu elde edilebilir şeyler istiyorsun. Çocukluk hayallerini kırmızı rugan ayakkabılar süslerken şimdi büyüdün ve sığınabileceğin güvenli limanlar aramaya koyuldun. Neyi neden istediğini bilemiyorsun da bilerek isteyerek elde ettiklerin ya da şöyle söyleyeyim; hak ettiklerin kesmiyor seni. Bunun yanında tükettiğin şeyler de seni hak etmiyor olabilirler bir parça.
29 yaşımı bitireli bir iki hafta oluyor (30 yaşındayım demeye dilim varmıyor hala), vazgeçtiklerim ve artık geçtiklerim o kadar çok ki 70ine merdiven dayamış gibi hissediyorum. İnsanoğlunun (özellikle benim) şu sürekli arayış içindeki hali bile beni bıktırmaya yetiyor. Bir sabah uyanıyorum ve alıp başımı gitmek istiyorum. Başka bir sabah olduğum yere kök salmayı, oradan hiç ayrılmamayı diliyorum umutsuzca. Yahu insan mı kaderini yönetiyor, kader mi insanı parmağına doluyor bir türlü işin içinden çıkamıyorum. Yirmili yaşların başındayken 5 yıl sonrası için planlar yapar hayaller kurardım şimdi 5 yıl önce gerçekleştirmeye cesaret edemediklerime kahroluyorum. Çalışıp çabalayıp varabileceğim noktaları gözden geçirip sonra ne gerek varmış ki diyorum. Bir de bu kısır döngünün sonunda vardığım yer, farklı istikametlerden geçse de hep aynı yola çıkıyor. Yolum hep burada tıkanıp kalıyor. Buradan bir adım sonrasını kestirememekle birlikte etrafımda örnek teşkil edecek kişilere bakıyorum ve aslında cesaretim artıyor.
İnsan yaşadığı bir duygudan korkar ancak. Yaşamadıklarınaysa pişmanlıkla yaklaşır. Hayatımı süzgeçten geçirdikten sonra hep aynı noktada u dönüşü yaptığımı görüyorum. Aynı aptalca nedenden dolayı yaşamamayı tercih ettiğim, zihnimi bir yıldır meşgul eden, bir yandan merak ettirip bir yandan da beni korkutup kaçıran o yol ayrımı...
Bugün, yaşamadığım bir şeyden korkmamam gerektiğini idrak ettiğim gün. Bugün, ilk defa korkmamayı tercih ettiğim gün. Bugün, kendime ve eksik kalan kadın tarafıma bir şans vermeyi şiddetle istediğim gün.
Beş yıl sonra bugünü düşünüp aynı toylukla "keşke" dememek için bir karar vermem gerekiyordu. Bundan sonra aldığım bu kararın arkasında durmam gerek. Eksik bıraktığım duygularımdan, yarısında terk ettiğim işlerimden, ruhunu dokunup geri çekildiğim aşklarımdan özür dilerim.
Ben sanırım bugün büyüdüm.
Cumartesi, Haziran 23, 2012
Kenarındayım
Son çırpınışlarım bunlar. Şimdi tam kenarındayım uçurumun. Ya aşağı düşüp çakılmak ya da uçup gitmek üzereyim semaya. Çelişkilerle ve anlam kargaşalarıyla dolu uzunca bir zamanı henüz bitirdim. Aklımdan geçen ve hissettiğim şey sabır. Dilerim her şey beklenen şekilde gerçekleşir. Fakat aksi ihtimali düşündükçe tüm organlarımı parçalarcasına bıçaklar dönüyor içimde. Bu duygunun bir kokusu, rengi var görüyorum, tadını alıyorum. İnsanı bitiren korkulara ve çaresizliğe yenik düşmek. İstemiyorum...

Ruhum eskidi bu şehirdeki ruhsuzluklardan. Tekdüze gelişen her durum beni biraz daha aşağı çekiyor. İçimde biriktirdiğim öfke, nefret, sevgi, her ne varsa en azından bir kısmını paylaşabilmek istiyorum. Olmuyor çünkü her sohbet havada kalıyor, derininde bir duygu barındırmıyor, tatsız ve renksiz geliyor. Dipsiz kuyudan kum çıkarmak için kuvvetlice nefesimi çekip dalıyorum fakat sonu gelmiyor bir türlü ve boğulmaya başlıyorum yavaş yavaş. Artık nefesim tükeniyor.
Çok acınası ve talihsiz bir açıklama yapmak üzereyim şimdi. Gogh olabilir miyim diye düşünüyorum bazı zamanlar. Çünkü hissediyorum. O derin kayboluşu hissediyorum. Kimseye söyleyecek tek kelimenin olmayışını ve arkasındaki iç parçalayıcı çığlığı, bakmaktan, duymaktan, anlamaktan yorulmayı ve en çok da başka bir seçeneğinin olmayışını hissediyorum. Gereksizlik hakkında düşünüyorum. Kulağımın, dişlerimin, kalbimin, ellerimin, çenemin..
Dediğim gibi şimdi tam kenarındayım uçurumun.
Cumartesi, Haziran 16, 2012
kalkıp
Yürümek zordur,
önce emeklemek ister,
ayakta durmak ister.
Sonra yavaş yavaş adım atmak gerek.
Amaç yere düşmemek.
Ama düşersin illa ki.
Tekrar kalkıp dik durabilmektir marifet.
önce emeklemek ister,
ayakta durmak ister.
Sonra yavaş yavaş adım atmak gerek.
Amaç yere düşmemek.
Ama düşersin illa ki.
Tekrar kalkıp dik durabilmektir marifet.
Cuma, Mayıs 18, 2012
Güven Erozyonu
En yakınlarımız, en sevdiklerimiz acı çektirmiş bize, güvenmeyi unutmuşuz.
Ki yaşamın içinde en anlamlı duygudur güvenmek, unutmuşuz. Öyle böyle bir unutmak değil üstelik.
Yaklaşmaya çalışanlar olmuş, en ufak sarsıntıda korkularımıza sarılmışız .
Artık üzülmemek için korkudan duvarlar örmüşüz katı katı.
Küçükken bir arkadaşım vardı. Ortaokulda. Bütün kızlar ondan nefret ederdik. Çünkü ortaokul çocuğu düzeyinde, istisnasız, hepimize oyun oynamıştı. Birinin yeni aldığı gömleğin üstüne vişne suyunu dökmüştü, birinin beyaz spor ayakkabısına kazara(!) basıp simsiyah bir iz bırakmıştı, birinin ilk sevgilisini bütün okula ifşa edip kızı utandırmıştı, birinden sürekli borç alıp alıp asla geri ödememişti. Benim de saçımı kesmişti yanlışlıkla. Bu olayların içinde kötü niyet olduğunu biliyorduk çünkü bir şey olduktan sonra karşıdakinden özür diliyor fakat hemen arkasını dönüp pis pis gülüyordu ve bu duruma sınıftan birileri mutlaka şahit oluyordu. İşin tuhaf tarafı kimse çıkıp "yahu sen n'apıyorsun?" demiyordu Fakat bir gün, karne günü, hocaların derse girmediği, 3 dakikada yoklama alıp sınıfı başıboş bıraktıkları gün, içimizden biri zinciri kırdı ve konuşmaya başladı. Herkes kendi başına gelen olayı anlattı, sırayla herkesi dinledik. Dinledikçe paylaştık, paylaştıkça dertlendik, dertlendikçe abarttık. Evet sonuna doğru hepimiz biraz abarttık. Ama olayın özünde zatı muhterem arkadaş hepimizi birer birer kasten üzmüştü. Biz de karar verdik. Onunla seneye hiçbirimiz konuşmayacaktık. Ortaokul düzeyinde intikam da böyle oluyor işte. Gel gelelim okulun ilk günü işler pek de düşündüğümüz gibi gitmedi. Hepimiz ona karşı belli bir mesafede duruyorduk fakat tam olarak ne olup bittiği çok açık değildi. Birimiz tavrını net biçimde gösterebilse diğerleri de arkasından gidecekti. Fakat hiçbirimiz o yaşta o kadar acımasız değildik ve yapabildiğimiz tek şey bakışlarımızı birbirinden kaçırmak oldu. Ta ki en cesur ve en açık yürekli olanımız, karşısına dikilip "sen beni üzdün biliyor musun?" diyene kadar. O anda zatı muhterem, nevi şahsına münhasır arkadaşımız gardını öyle bir bıraktı ki, herkes bunun bir itiraf olduğunu anlayabiliyordu. "ben, ee, şey..." diye anlamsız kelimeler dökülüyordu ağzından. Daha hangi konuda üzüldüğünü bile söylememişti oysa cesur olanımız. Sonra şöyle bir göz gezdirdi sınıfa, bizi yokluyordu, ona hak verecek kimse var mı diye hızlı bir göz taraması yaptı. Ve anladı. İnkar etmek faydasız olacaktı. "Evet hepsi şakaydı, anlamadınız mı?" dedi ve ağlamaya başladı. Ama öyle böyle bir ağlamak değil. Ölümüne...
Hepimiz çocuktuk, 13 yaşında hiç gerçek acı görmemiş, ağlamanın sahtesini bilmeyen çocuklardık. İnandık samimiyetine. Tek tek karşısına geçip bizi üzmemesini rica ettik ondan. O da kabul etti. "Artık öyle şakalar yapmam, geçen sene küçüktüm, artık büyüdüm merak etmeyin." dedi. Ve tabi ki, sözünde durmadı. O sene de birilerine zarar verdi ,birilerini üzdü, birilerini kırdı, hatta birkaç kişiyi ağlattı. Ben o senenin sonunda başka bir şehre taşındım. O yüzden diğer sene kızlar ne yaşadı, arkadaşlıkları nasıl ilerledi bilemiyorum.
Birinin gözünün içine bakıp ondan beni üzmemesini rica etmeyi de ilk o anda öğrendim. Çünkü o yaşta insan, sınıf arkadaşları hep etrafında olacak zannediyor. Birlikte büyüyüp birlikte ölecekmişiz gibi geliyor. O insan, hayatının her evresinde senin yanında olacak diye düşündüğün için onu kabulleniyor ve ondan seni üzmemesini rica edebiliyorsun. Güvensizlik duygusunu da ilk orada öğrendim sanırım. Yıllar sonra o arkadaşımla facebook denen nemenem olduğu belli olmayan sosyal mecrada karşılaştım ve eskiden nasılsa aynen öyle davrandı bana. Bu kez çocuk masumiyeti yoktu üstünde.
Ve hayata, dostluğa dair nihai derslerden birini de o gün almış oldum. Zamanla gördük ki; kimseyle ölmek zorunda değilmişiz ve büyüdükçe, masumiyetimiz, çocuk bakışlarımız tükendikçe, sahte duygular daha bir çekilmez oluyormuş. Bununla birlikte gardını almak, savunmak ve saklanmak becerilerimiz arasında neredeyse birinci sırada. Maskeler, maskeler, maskeler... Herkesten ve her şeyden korunmak için taktığım maskeler beni daha mutsuz ama daha az umutsuz kılıyor. Peki başarı bunun neresinde?
Ve hayata, dostluğa dair nihai derslerden birini de o gün almış oldum. Zamanla gördük ki; kimseyle ölmek zorunda değilmişiz ve büyüdükçe, masumiyetimiz, çocuk bakışlarımız tükendikçe, sahte duygular daha bir çekilmez oluyormuş. Bununla birlikte gardını almak, savunmak ve saklanmak becerilerimiz arasında neredeyse birinci sırada. Maskeler, maskeler, maskeler... Herkesten ve her şeyden korunmak için taktığım maskeler beni daha mutsuz ama daha az umutsuz kılıyor. Peki başarı bunun neresinde?
Çarşamba, Nisan 25, 2012
Sefillik Arenasında
Küçükken her şey mükemmel olacak diye kandırdılar bizi. Babamızla annemiz kadar şanslı olacaktık. Masallardaki gibi aşık olup sonsuza dek mutlu yaşayacaktık. Küçükken her yer oyun parkıydı, her yer bahar, her yer masmavi deniz, yemyeşil ormandı. Gözlerimiz parlardı da biz o naif duruşların değerini sonradan öğrendik. Git gide karardı, şarkıdaki gibi "büyüdük ve kirlendi dünya". Bilseydik yine de aynı hayatı yaşar mıydık? Belki bazılarımız bir kaç şeyi değiştirmek isterdi. Ama aynı çirkinlikler gelip yine bizi bulurdu. Dünü kaçırdık artık yapacak bir şey yok. Ama yarında hala umut var. Bir yerde umut varsa mutlu olma şansı da olabilir. Olabilirlikler üzerine bir sefillik ve mücadele arenası değil mi hayat zaten?
Belki çoğumuzun çocukluk hayallerimizdeki kadar süslü ve şatafatlı hayatları olmayacak yine de aşkın en güzel hallerini yaşayabiliriz. Birilerinin kapısına gidip gidip döneceğiz, telefon numaramızı gizleyip gece yarıları iki saniye de olsa sesini duyabilmek için küfürler de yiyeceğiz, kıskandırmak isterken rezil de olacağız. Bu yaşımızda utanmadan biri için gözyaşı dökeceğiz.
Bununla birlikte bileceğiz ki bir şeye değerse değer, değmezse gittiği yere kadar gider. Mutlu son olmasa da mutlu anlar vardır. Ve bu anlar kaçırılmamalıdır. Hayat sandığımız kadar uzun değil.
Pazartesi, Nisan 23, 2012
Öyle Değil
Rastlantı eseri yaşamıyoruz hiç birimiz. Doğduk diye yaşamıyoruz. Belli amaçlarımız var. Birileri bir takım adımlar atacak biz de takip edeceğiz ya da biz yol göstereceğiz. Misyonum ailesi olmayanların ailesi olmak sanırım. Eskiden bir ağabeyim var sanıyordum. Meğerse başından beri tek çocukmuşum. En başında aldığım kararları gözardı etmek en büyük hatamdı. Tek çocuğum ben, ebevynim yok. Ve kimin ailesi yoksa benim gibi onun ailesiyim. Kimsesizlik benimkinden büyük bir yalnızlık değilmiş.
Pazartesi, Nisan 16, 2012
Benim Küçük, Sefil Dünyam
Gün geçmiyor ki insanlardan nefret etmek için yeni nedenler bulunmasın.

Ders: Hayat Bilgisi
Konu: Sosyopatlar

Bundan iki yıl önce sınırlarını yalnızca kendim çizdiğim benim düşsel dünyam bu yıl itibariyle sefil bir hal aldı. Benim rezil dünyam, benim aciz dünyam. Ah benim küçük dünyam. Gerçi küçüklüğünden pek şikayetim yok yalnızca yanından gelip geçenlerin içine çöplerini atmalarına öfke duyuyorum. Herkes kendi kapısını süpürse dünya daha güzel bir hal alır derler ya kimse kapısının önünü süpürmesin bence. Çünkü o pislikleri komşunun kapısına bıraktıktan sonra temizliğin pek bir ehemmiyeti kalmıyor...

Ders: Hayat Bilgisi
Konu: Sosyopatlar
Evet arkadaşlar bugün işleyeceğimiz konu sosyopatlar. Onlar her yerdeler. Kahve molalarında, sigara aralarında, "dur biraz nefes alayım" diye soluklandığın her yerde kısacası içimizdeler. Mehteran gibi üç ileri iki geri gitmekten ziyadesiyle yorulmuş bulunmaktayım. Sözün bittiği yumrukların konuşması gereken yerdeyim. Mantığımın tıkandığı, lise yıllarıma döndüğüm yerdeyim. Hani sınıfta popüler kızlar, yakışıklı erkekler vardır, herkes onlarla arkadaş olmak ister ama şişman kız ve sivilceli oğlanla kimse konuşmaz. Halbuki o şişman kız lise bitince kilo verir, güzel bir okulda okur, en kötü ihtimalle öğretmen olup topluma yararlı bir birey olma yolunda gerekli adımları atmaktadır. Sivilceli oğlan da mühendislik fakültesini bitirir, 10 yıl sonra dip boyasının öneminden başka bir şeyi aklında tutamayan conconların peşinden koşacağı ideal koca adayı olmasına ramak kalmıştır. O yaşlarda insanın aklı 5-10 karış havada oluyor. Anlıyorum. Empati kurmak, daha insalcıl yaklaşımlarda bulunmak zor. Fakat 2012 yılında Güngören'in orta yerinde bu ne rezillik bu ne sefillik!
Hala benim gibi, insanların ağzından çıkana itibar edip söylediği sözleri gerçek zanneden kaldı mı bilmem. Ama demin de söylediğim gibi üç ileri iki geri, beş yukarı sekiz aşağı, benim de ayarlarım bozuldu sonunda. Evet "olduk, tamamdır" demek için erken bir yaştayız fakat karşımızdakinin hislerini anlamayacak kadar da çocuk değiliz. Bu yaşa kadar insanları kırmanın, hor görüp aşağılamanın hatta kategorize ederek etiketlemenin kimseye bir faydasının dokunmayacağı bilincine ulaşmış olmamız gerekmez miydi? Temiz giyinmeye marka giymekten daha fazla itibar eden o insanlar nerede? Küçükken annemiz "bak elalemin oğlu/kızı neler yapıyor, sen neredesin" diye bizi başkalarıyla mukayese edince sinirleniyorduk ya hani, şimdi o kapanları, tuzakları biz mi kurar olduk? Nasıl oldu da bir koca dünyanın merkezine tek başına kendimizi koyar hale geldik? Başkalarının duygu ve düşüncelerine kulak tıkayıp, aldırış etmemeye başlayalı kaç yıl oldu?

Bundan iki yıl önce sınırlarını yalnızca kendim çizdiğim benim düşsel dünyam bu yıl itibariyle sefil bir hal aldı. Benim rezil dünyam, benim aciz dünyam. Ah benim küçük dünyam. Gerçi küçüklüğünden pek şikayetim yok yalnızca yanından gelip geçenlerin içine çöplerini atmalarına öfke duyuyorum. Herkes kendi kapısını süpürse dünya daha güzel bir hal alır derler ya kimse kapısının önünü süpürmesin bence. Çünkü o pislikleri komşunun kapısına bıraktıktan sonra temizliğin pek bir ehemmiyeti kalmıyor...
Sosyopatlara geri dönecek olursak, biliyor musunuz her 25 kişiden biri sosyopat. Ve niyeyse bana hep o 25. denk geliyor (örnek teşkil eden tecrübelerimi aktarmak bile istemiyorum, o derece).
Çarşamba, Nisan 11, 2012
Salı, Mart 27, 2012
Seninki gerçekse benimki ne?
Kimileri balık seviyor, kimileri brokoli hastası, kimileri makyajsız sokağa adım atmaz kimileri maskarayı soytarı sanıyor, kimileri çok gülüyor kimileri bunu şuh buluyor. Hayat hepimize ayrı güzellikler ve çirkinlikler sunmuş. Aynı insanlar olmamız doğamıza aykırı. Birileri aykırıyken tabi ki birileri sakin mizaçlı olacak.
Farklı düşünceleri dinlemeden anlamadan muhalif olmak yerine neden birbirimizi olduğu gibi kabul edemiyoruz? Herkesin kendine has güzellikleri var. Bunları su yüzüne çıkarmak, anlamadığımız yönlerini anlamaya çalışmaktan ve karşı koymaktan daha kolay. Ama en kolayı eleştirmek değil mi!
Hayatın karşısında bir takım mantık hataları yaptım ve yapmaya devam ediyorum. Bu basketboldaki steps kuralına benziyor. İnsan en basit bir oyunda bile hata yapabiliyorken ben de bu karmaşık ve sefil yaşantımda illa ki yanlışlar yapacağım. Bazen insanlara hatalarını kabul etme ve bunları kendi omuzlarında taşıma şansını tanımıyorsunuz ya o biraz acı veriyor. Etrafımdaki her şey değişirken bunlara kayıtsız kalamayacağım, ben de değişip gelişeceğim. Bu 7 milyar insandaki değişimden, şartlar babında, farklılıklar gösterecek elbette. Elindeki 2 seçenekten biri kabullenmek diğeri başkalaştırmak. Sen gidip başkalaştıracaksın beni. Bana uzaylı muamelesi yapacaksın. Ben de susup içime atacağım her şeyi. Öyle mi olacak sanıyorsun? Bundan önce hep öyle mi oldu? Hep böyle mi gidecek sanıyorsun?
En başından bir kez daha alayım istersen. Senin gerçeklerin ve inandıklarının karşısında benim gerçeklerim ve inandıklarım. Hangileri daha gerçek bunu ölçmenin, tartmanın, ispat etmenin bir yolu var mı? Yok. O halde kendini bu kadar mutsuz etmenin anlamı ne?
Hayatın karşısında bir takım mantık hataları yaptım ve yapmaya devam ediyorum. Bu basketboldaki steps kuralına benziyor. İnsan en basit bir oyunda bile hata yapabiliyorken ben de bu karmaşık ve sefil yaşantımda illa ki yanlışlar yapacağım. Bazen insanlara hatalarını kabul etme ve bunları kendi omuzlarında taşıma şansını tanımıyorsunuz ya o biraz acı veriyor. Etrafımdaki her şey değişirken bunlara kayıtsız kalamayacağım, ben de değişip gelişeceğim. Bu 7 milyar insandaki değişimden, şartlar babında, farklılıklar gösterecek elbette. Elindeki 2 seçenekten biri kabullenmek diğeri başkalaştırmak. Sen gidip başkalaştıracaksın beni. Bana uzaylı muamelesi yapacaksın. Ben de susup içime atacağım her şeyi. Öyle mi olacak sanıyorsun? Bundan önce hep öyle mi oldu? Hep böyle mi gidecek sanıyorsun?
En başından bir kez daha alayım istersen. Senin gerçeklerin ve inandıklarının karşısında benim gerçeklerim ve inandıklarım. Hangileri daha gerçek bunu ölçmenin, tartmanın, ispat etmenin bir yolu var mı? Yok. O halde kendini bu kadar mutsuz etmenin anlamı ne?
Çarşamba, Mart 14, 2012
Kıl gibi köprü gerersin geç deyü
Ey tanrı,
Ben kendi hakkımdan geldim. Hem de çok kısa sürede üzdüm, hırpaladım kendimi. Yaradılışım kusursuz değil ama sen bunu benden daha iyi biliyorsun. Günah köprüsü var ya onu ben inşa ettim. O kitaplarda yazılan cinsten günahların hepsini işledim, içki de içtim. Bir gün kapına geleceğim ve bana "sen neler yapmışsın ufaklık şurada biraz yan bakalım" mı diyeceksin? Koskoca kozmoz içinde miniciğim, bana mı taktın? Sorguluyorum. Alın yazısı, kader, bunları bana sen vermişsin. Bu sorgulayan aklı da ben kendi evimden getirmedim. Ben senin kapına geleceğim sen de bana YAN mı diyeceksin? Ben kendi hakkımdan geldim ey tanrı, sen de buna seyirci kaldın. Bir de ayağına kadar gelmişken pişmanlıklarla dolu şu sefil hayattan sonra beni cayır cayır yakacak mısın şimdi?
Ben gözümü bu dünyada açtım. Bu dünyada... Çocukken bilmiyordum yeni öğrendim. Yarattığın yoksulluk, açlık, can verdiğin katiller, tecavüzcülerle dolu bu dünyaya beni seni gönderdin. Yakıştı mı sana?
"Kıl gibi köprü gerersin geç diyü
Gel seni sen tuzağumdan seç diyü
Kıl gibi köpriden adem mi geçer
Ya düşer ya tayanur yahut uçar
Kulların köpri yaparlar hayr içün
Hayrı budur kim geçerler seyr içün
Ta gerek bünyadı muhkem ola ol
Ol geçenler ayıda uş toğrı yol"
Kıldan ince köprü yapar da dersin ki: Ey kullarım gelin geçin. Oysa kıl gibi köprüden insan geçemez. Uçması, ya da düşmesi gerekir. Sonra köprü başkalarının kötülüğü için değil, iyiliği için yapılır. Senin köprün iyi bir köprü olmasa gerek.
(Yunus Emre)
Cuma, Mart 09, 2012
Düşselin Kadınları
Dostlarım.
O yaşlarda insan kendini daha biricik zannediyor. Dünya daha kolay ve en büyük sorununuz, saçınızın rengini tutturamadığı için bir daha gitmemeye karar verdiğiniz kuaförünüz oluyor. Büyüdükçe hayatın gerçekleri de yalanları da büyüyor. Hatalar büyüyor, acılar daha ciddi hasar veriyor, biraz daha büyük yıkımlar yaşıyor insan. Bir yandan da gün be gün daha bir çekilmez oluyor hayat.
Eskiden kadınlardan çok erkeklerle arkadaşlık etmeyi tercih ederdim, onlar daha güvenilir diye düşünürdüm. Nitekim etrafımda kadınlardan çok erkek olurdu. Bunu erkek cemaatinde de bir güç göstergesi sayardım. "Hepsi kankam ve hepsi beni seviyor işte" diye böbürlenirdim. 30uma merdiven dayadığım şu günlerde bunun altında yatan gerçek sebepleri düşündüm. Ve hakikate ermem güç olmadı.
Beylik laflar etmemeye, büyük konuşmamaya dikkat ediyorum bu aralar. Ve dostlarımı hayatımın merkezine daha yakın bir yerde tutuyorum. Üç boyutlu bir dünya bizimki, hayatıma zorunlu giriş çıkışlar yapan pek çok insan oluyor. Mecburen iletişim kurduklarımız ve aslında birlikte olmak istediklerimiz... Bizim seçtiklerimiz ve bizi seçenler. Ve nihayetinde bize kalanlar...
Şimdi hangisi daha önemli derseniz tabi ki kadınlarım derim size. "Beyza'nın Kadınları" diye bir film vardı hani. Bir de "Benim Kadınlarım" var. Geçen zaman içinde şunu anladım ki kadınları anlayabilecek bir erkek henüz tasarlanmadı :) Şaka bir yana her gün varlığına şükrettiğim çok değerli dostlarım var. Doğanın bir armağanı gibi dost. Olmadığında eksikliğini duymuyorsun ama bulunca daha önceki yüzeysel arkadaşlıklarından ne kadar farklı olduğunu biliyorsun.
Hele iki tanesi var ki, bu yıl birlikte tatile gittik. Tatilin* ilk günü kavga ettik. Klasik kız tatili işte diyip geçmeyin. Çünkü ertesi sabah uyandığımızda kurduğumuz cümleler de dostluğumuz da aynıydı. İnsanın yüzüne en kötü huylarını haykırıp sonra da "ama sen böylesin" diyerek tüm sevimliliğiyle boynunuza sarılacak kaç tane arkadaşınız var. Benim kadınlarım böyle işte. Benim ESİBİKİM. Benim AYÇİBİKİM.
Tanıdığım en akıllı, en ahlaklı, en dürüst ve en kibirsiz insanlar olduğunuz için değil bunların yanında iyi birer dost olduğunuz için seviyorum sizi.
Bu arada bugün dünya kadınlar günü. Kutlu olsun. Bir daha dünyaya gelirseniz yine bana yakın olun olur mu?
*Bu arada tatilin geri kalanı muhteşemdi öyle ki garip bir şekilde 3 gün daha uzattık, şu anda açıklayamayacağım ama o son 3 gün unutulmazdı. ingiliz okurlarım için geliyor: best holiday ever:)
Pazar, Mart 04, 2012
Yatağın Altına Baktım
Üçüncü hayatımdaki yüz üçüncü yanlış.
Gördüğüm onca kabusun ardından ne olduğunu pek anlayamadım.
Hatırladığım kadarını anlatmaya çalışayım.
Turuncu bir sarnıçta kuşlar ötüyor ve ay duvardan sızıyordu. Bir kadeh ortasından çatladı.
Allahtan içi boştu ve kimseye bir şey olmadı.
Yoldan geçen küçük kızın kalbinin kırılması dışında yani.
İki yandan örülü saçlarını tek bir makas darbesiyle kesti, yere atıp öylece gidiverdi.
Ve şöyle fısıldıyordu giderken;
"Je regarda sous le lit."
Bir keresinde de bir adam olduğumu gördüm. Çok varlıklı ve herkesin öldürmek istediği bir adamdım.
Uyandım ama yataktan kalkmakta güçlük çekiyordum. Başımı sağa çeviremiyordum.
Komşum olduğunu bildiğim bir kadın girdi odama. Alelade bir kadın.
"Sana ne oldu?" diye sordu. Anlamadığımı görünce aynayı gösterdi.
Baktım.
Biri şah damarıma bir kazık çakmıştı ve gözlerim yoktu.
Buna rağmen görüyordum.
Gördüğüm onca kabusun ardından ne olduğunu pek anlayamadım.
Hatırladığım kadarını anlatmaya çalışayım.Turuncu bir sarnıçta kuşlar ötüyor ve ay duvardan sızıyordu. Bir kadeh ortasından çatladı.
Allahtan içi boştu ve kimseye bir şey olmadı.
Yoldan geçen küçük kızın kalbinin kırılması dışında yani.
İki yandan örülü saçlarını tek bir makas darbesiyle kesti, yere atıp öylece gidiverdi.
Ve şöyle fısıldıyordu giderken;
"Je regarda sous le lit."
Bir keresinde de bir adam olduğumu gördüm. Çok varlıklı ve herkesin öldürmek istediği bir adamdım.
Uyandım ama yataktan kalkmakta güçlük çekiyordum. Başımı sağa çeviremiyordum.
Komşum olduğunu bildiğim bir kadın girdi odama. Alelade bir kadın.
"Sana ne oldu?" diye sordu. Anlamadığımı görünce aynayı gösterdi.
Baktım.
Biri şah damarıma bir kazık çakmıştı ve gözlerim yoktu.
Buna rağmen görüyordum.
Beklerim, Dilerim, Bulurum
İçiyorsam hepsi dertten değil

Açılmaz kapılarını açmam mı gerek?
Açarım.
Sonsuz bir zaman beklemem mi gerek?
Beklerim.
Umutsuzluğun en karanlık kuyusunda yıllarca,
yılmadan yorulmadan tanrıdan seni dilemem mi gerek?
Dilerim.
Bazen unutmak bazen de unutmamak için.
Sevdiği kadına şiir yazar şair,
Bense sevdiğim adama içiyorum.
Açılmaz kapılarını açmam mı gerek?
Açarım.
Sonsuz bir zaman beklemem mi gerek?
Beklerim.
Umutsuzluğun en karanlık kuyusunda yıllarca,
yılmadan yorulmadan tanrıdan seni dilemem mi gerek?
Dilerim.
Tin ne kadar inceymiş
ve tenin...
Saatlerce özlediğim ve günlerce istediğim.
Işık olmadan sana giden yolu bulmam mı gerek?
Bulurum.
Işık olmadan sana giden yolu bulmam mı gerek?
Bulurum.
Her kendimden kaçışta sana varacaksam
ah aşk yapış yakama,
sin üstüme sinsice
Öyle bir duygusun ki tutku ve panik, bekleyiş ve umut,
kopuş ve şefkat, korku ve utangaçlık, merak ve kıskançlık,
ve yok edilemez bir arzu...
Sana değer.
Bitmesin aştan içmeler.
ve yok edilemez bir arzu...
Sana değer.
Bitmesin aştan içmeler.
Sana değer.
Yıldızlar sönünce teker teker.
Sana değer elim, sana değer gözüm.
Bu yer, bu gök ve bu yokluğun kokan gün,
Bu utanmadan yüzüme gülen sürgün,
Adını koyamadığım acıların yatağı hüzün
Hepsi öğüdünü dinlediğim büyüğüm.
Yıldızlar sönünce teker teker.
Sana değer elim, sana değer gözüm.
Bu yer, bu gök ve bu yokluğun kokan gün,
Bu utanmadan yüzüme gülen sürgün,
Adını koyamadığım acıların yatağı hüzün
Hepsi öğüdünü dinlediğim büyüğüm.
Çarşamba, Şubat 29, 2012
Sleepless in Denizli
İnsanın uykusu sabah 7 buçukta kaçar mı? Kaçıyor.
Eskiden kısa gelen zaman birimleri şimdi öyle uzun geliyor ki... 4-5 Ayda insan sil baştan değişebiliyor ya da şöyle söyleyeyim o kadar kısa sürede yıpranıyor.
Mutlu insanlara artık gıptayla bakıyorum. Çünkü gerçekte mutluluk diye bir kavram olduğunu biliyorum. Bir zaman önce mutluydum diyebilirim.
Hayatta en büyük zevkimin yapayalnız kalmak olduğunu bir kez daha anlamanın kabul edilemez ağırlığı var üstümde.
Sanki tepemde devasa bir el varmış da sürekli bastırıyormuş gibi.
Haftada en az 5 kere kabus görüyorum. Depresyon mu stres mi bilmem ama huzursuz olduğum kesin.
Bazen günah çıkarır gibi dua ediyorum sonra da "sen tanrıya inanmazsın ki bu ne şimdi" diye kızıyorum tutarsızlığıma.
En büyük pişmanlığım da 5 yıl önce ertelediğim şeyler...
Aslında her şeyin özü de şu;
ben bu toplumun kölesi olmak istemiyorum.
Cuma, Şubat 17, 2012
İyiyim İyiyim
Yahu insanlar bir garip. Ya da ben gittikçe içime kaçıyorum. Laf olsun diye verilmiş selamlar ciddi ciddi sinirimi bozuyor. İçten bir "nasılsın" demek gün geçtikçe zorlaşıyor mu ne. Çok kro bir tabir olacak belki biliyorum ama beni sevmeyen insanların bana selam dahi vermesini istemiyorum mesela. Hayatımda işi olmayan insanlarla ne yapabilirim acaba?
Pazartesi, Şubat 13, 2012
ROBOTLAŞMADAN
Dünyanın, kendi etrafında dönüşleri, güneş etrafında salınması, değişik pozisyonlara girip bize sürprizler yapması, yer yer şişik olması, kimi zaman sıcaklaşması, yani devinimleriyle bizlere binlerce soru işaretinin yolunu yakması, bunların hepsi çok ince hareketler. Ancak biz bu hareketlerin varlığı sırasında ordan oraya sıçrayan minik noktalardan ibaretiz. Bunun farkında olsak da olmasak da tüm evrenin varlığı göz önüne alındığında ancak bir tavşanın üstündeki bir tüy olduğumuzu kabullenmek gerek, değil mi Sophie?
Bir arkadaşım sevgilisine
"Şunu yapmalıyız" gibi bir cümle kurduktan sonra çocuk;"Dünya bir toz bulutundan ibaret biz -meli -malı diyoruz ne ilginç değil mi" diye sormuş.
Zaman zaman önemsizliğimizi anladığımız oluyor. Peki hangi sebepten dolayı robotlaşıyoruz? Her gün aynı saatte uyanıp, aynı şeyleri yemeye ne zaman başladık? Çoğunlukla aynı konulardan konuşup ortalama 300 kelimeyle yetinmeyi kimden öğrendik?
Herkese oluyor mu bilmem ama ben sık sık beynimin içinde sesler duyuyorum. Şuraya git! Bunu ye! Burada otur! Şunu sev! Tamam her duyguyu anlıyorum da bu sevmek işi biraz enteresan. Sevgililer gününde eksiklik duymaya neden olan hormonun adını da oldukça merak ediyorum. Öğretilerimizin yalan ve saçmalıktan ibaret olduğunu anladığımda önce biraz öfke duydum. Sonra kendi doğrumu(?) buldum. Bu halimle beni kabullenen az olsa da bir kaç insan bulabiliyorum. Belki de benim şansım. Peki ya tavşanın üstündeki diğer binlerce tüye ne olacak? Bunu beni ilgilendirmemesi gerekir oysa ben yine de merak ediyorum.
Ne olacak?
Bir yıl sonra hala yatağın aynı tarafından kalkıp ütülenmiş kıyafetlerini hızlıca giyip işe koşan adama ne olacak? Mutlu olmaması bir şeyi değiştirmez ama MUTLU OLMASI çok şey değiştirir bence. Masasının üzerindeki notlardan gına gelmiş ve son 5 yıldır tatile gitmemiş satış temsilcisi bu yıl aşık olacak mı? Etrafında güvenmediği tonla insana rağmen güvendeymiş gibi yaşayan o kadın "yeteeeeeeeeeeer" diyip filmin o karesinden çıkabilecek mi? Çocuk kendi başına yaşamayı öğrenecek mi?
Kendimi bir an herhangi bir arkası yarın dizisinin kamera arkasındaymış gibi hissettim. Çünkü bunları gerçekten merak ediyorum. Çok gereksiz şeyler! Oysa sadece robotlaşmadan insan olmaya çalışıyorum.
Not: ayça bu yazıyı okursan başlığıma dikkat çekmek isterim :)
Not: ayça bu yazıyı okursan başlığıma dikkat çekmek isterim :)
Salı, Şubat 07, 2012
MoRieNTeS
Eğer Morientes yanımda olsaydı ona sabah erkenden yürüyüşe çıkmayı teklif ederdim.
Büyük ihtimalle kabul etmezdi.
İşlerinin yoğunluğundan buna ayıracak vaktinin olmadığını söylerdi.
Morientes daha sonra buna üzülüp "peki ya şuna ne dersin"le başlayan bir cümle kurardı.
Sabah serinliğinde bisiklet turu yapmayı,
akşam üzeri keyifli bir yerde iki kadeh viski içmeyi,
belki de uyumadan art arda bir kaç film izlemeyi teklif ederdi.
Ben de göz bebeklerim büyümüş, çocuklar gibi şen, düşünmeden kabul ederdim.
Büyük ihtimalle ilk ikisini yapamayıp film izlemeyi tercih ederdik.
Morientes o akşam eve gelirken bir şişe de şarap alırdı belki.
Kırmızı.
Benden ışıkları söndürüp bir kaç mum yakmamı isterdi.
"bir iki meze koysak ne iyi olur" derdi büyük ihtimalle.
Meze yerine çerez çıkartıp ayaklarını sehpaya uzatır,
hangi filmi izlemek istediğimi sorardı,
ve sonra da benim seçtiğim filmi açardı.
Belki sonra omzuna başımı yaslar biraz askıntı olurdum ona.
Kokusunu içime çekerdim onsuz günlerde yokluğunu daha az hissetmek için.
O an başka başka dünyaların hayallerini kurar birbirimize anlatmazdık.
Belki içimizden konuşur bakışmadan da anlaşırdık.
Belki de daha ilk bölüm bitmeden ben çenemi tutamadığım için konuşmaya başlardık.
O an dünya dururdu ve biz saatlerce bir şeyler hakkında konuşmaya devam ederdik.
Belki de o kadar çok konuşurduk ki film biz izlemeksizin peş peşe 5 kere dönmüş olurdu.
Belki havanın aydınlandığını bile anlamazdık,
uykusuzluğumuzu da anlamazdık,
Belki hava usul usul aydınlanırken balkona çıkıp trabzandan sarkardık.
Belki birbirimize hiç bakmadığımız o anda ellerimiz birbirine değerdi
ve biz gülümserdik,
gülümsemelerimiz birbirine değerdi daha da gülümserdik.
Hafif hafif kar yağmaya başlardı biz balkondayken.
Bir süre izlerdik sessizce, temizlenircesine.
Belki üşür içeri girerdik, uykumuz kaçardı çoktan, kahvemizi içerdik.
Tek bir battaniyenin altına sığınır umut ederdik "keşke..."
Belki kara rağmen o çıkamadığımız sabah yürüyüşüne çıkardık.
El ele de tutuşurduk, kahkahalar da atardık.
Ben önden koşardım yakalayamasın diye ama o illa ki yakalardı.
Koşup ansızın sırtına bile atlardım belki.
Şu yaşta hiç utanmadan yapabilirdim bunu.
Kara yatıp melek yapardık kollarımız, bacaklarımızla.
Yine ellerimiz birbirine değerdi ve biz yine gülerdik, hayatımızın en güzel günüymüşcesine.
Bugünü sonsuza dek unutmayalım diye karın üzerinde kalan izimizin fotoğrafını çekerdik,
çerçeveletip odamıza koyardık belki.
Belki bana hayallerimi sorardı ve oturup bunlar hakkında konuşmaya başlardık.
Bu sırada iki üç kere kar topu atardı, ben de sinirlenmiş gibi yapardım.
Orada saatlerce konuşup zamanı unuturduk belki de.
Belki de yüz yıl geçerdi bunlar olurken, biz fark etmezdik, kanardık birbirimize, dalardık birbirimize.
Belki o konuşma sırasında yüzündeki her ince ayrıntıyı hafızama kazırdım,
Bir gün gelip ayrılsak bile unutmamak üzere.
Belki de bunlar hiç yaşanmamıştır, hayal kurmuşumdur Morientes...
Ama demezler mi o zaman anıların arasına sıkışmış bu fotoğraflar ne?
Perşembe, Ocak 26, 2012
ÖleCeĞiN GüN DüNDe KaLMıŞ
21. yüzyılın ilk çeyreğinde kendime "gençsin olur böyle şeyler" diyemiyorum. Kendimi ana kuzusu gibi hissetsem de bir miktar yaşlandığımı kabul etmem gerekiyor. Büyüyemiyorum ama küçük de değilim. Yolunda gitmeyen şeyleri yoluna koymaya çalışmak yorucu ve anlamsız bir hal aldı. Bu hayatın bir tarafında adaletsizlikler var. O şimdilik bir köşede dursun da biz asıl konuya gelelim. O da şöyle ki; açık olmak ya da kimsesiz olmak arasında kalmanın derin ve dolambaçlı yolları arasında gidip geliyorum. Ders alamıyorum önceki hata ve kimilerine göre "suçlarımdan". Her birey kendine göre bir ahlak anlayışı geliştirse bu bile işimi görür oysa ki tembel toplumların günahını çekiyorum ve öğretilmiş ve evde temize çekilmiş durumlarla algılanıyorum. Hadi algılanmak demeyelim de görülmek diyelim yine de pek nahoş ve uygunsuz bir durum bu. Çünkü sahip olmadığın parayla satın alamadığın bir araba gibi emanet duruyor insanların üzerinde bu yozlaşmış görüşler. Ruhlar çatışması yaşamak, algıları ölçmek, kavramları yarıştırmak isterken sığ ve karaborsa öğretileriyle boğuşuyorum. Ve hala 21. yüzyılın ilk çeyreğindeyiz. Demin de söylediğim gibi yaşım depara kalktı, 3-5 yıl sonra çocuk sahibi olmam zorlaşacak, cildim kırışacak ve genç kızların "abla" sınıfındaki kişilere döneceğim. Buna rağmen kişilerin, durumların veya olayların bir değişiklik ya da ilerleme kaydedememiş olması sarsıcı benim için. Rüzgarın yön değiştirmesiyle değişebileceğim yıllar çok geride kaldı. Bu bir tek benim için değil tüm yaşıtlarım için geçerli diye umuyordum halbuki böyle bir kıyas mümkün değil. Hazır kolaydır çünkü.Önümüze her gün biri gelip bir kap yemek koysa 10 gün sonra kanıksar 11. gün aynısını bekleriz ve sorgulamadan alışkanlık haline getiririz. Oysa "kendine yetebilmek" adı başlığında 3 günlük makaleler yazabilirim. Bunun düşüncenin bana has bir şey olmadığını ummayı hak ettiğim kanısındayım. Bezdirici insan savaşlarım ve emeklerin tükenmesinin geleneksel kutlamalarını yaptığım şu günlerde kabullenmek mi yalnızlaşmak mı bienalinde ikinci seçenek daha gerçekçi duruyor. "Gerçek ne peki" sorusuyla yerle yeksan olan onurumu, varlığımı bu işten uzak tutmak niyetindeyim.
Şunu da belirtmek isterim ki "umut etmektir insanı yaşatan" ibaresinden uzaklaştıkça, yaşlılık damarlarına yayılıp kokunu bile esir aldığında öleceğin gün dünde kalmış oluyor.
Çarşamba, Ocak 18, 2012
KaLMaMıŞSa BiR TeSeLLi
Hiç bir zaman izleri geçmeyecek o yara açıldığında henüz gençtim. Olacaklardan bihaberdim. Çekeceğim acıyı tahmin edemeyeceğim gibi asla geçip gitmeyeceğini de bilmiyordum. Bir insanla koca bir şehrin her sokağında anılarınız oldu mu hiç? Kafanı ne yana çevirsen onu görmek bir insan evladına ne kadar acı verebilirmiş öğrendim. Kırıklarını aldıramadım kalbimin, olduğu gibi kaldı, derin her gün daha da derinleşti üstelik. Bir yıl kadar süren ağır depresyondan öfkeli, sinirli, nefret dolu ve çoooook hırslanmış olarak çıktım. Hala ne tarafa baksam aynı insanı görmeye devam ettim fakat bu defa kötü duygular besleyerek devam ettim. Her duygunun en dibine vurdum, acıyı yok sayarak ve fakat içimde gün be gün ateş topu (ki bundan sonra fireball diyeceğim) gibi büyüterek yaşadım.
Aşk mıydı yaşadığım ondan bile çok emin değilim aslında. Yani ya gerçekten aşk yoksa! Bu yaşadıklarım bir pazarlama oyunuysa o kötü günlerime geri dönebilirim her an.
Üstesinden geldiğimi düşünüp bir dizi garip ve anlamsız ilişki yaşadığım doğrudur. Hepi topu 2 ay sürmüştür en uzunu. Acı müptelası olmuş birine çok bile. Yaşadığım her şeye anlam katmışımdır, bu konuda bir yanlış anlaşılma olmasını istemem. Yerini doldurmak için yaşadıklarım bile özel anılardır. Ama sonuçta birinin yerini doldurmaya çalışmak ne kadar sağlıklı bir bakış açısı olabilir ki?
Çok özel ve değerli olduğumu düşünürken bir yıl yas tutarak değersiz ve sıradan bir kadın olduğumu sindirdiğim dönemin akabinde geçirdiğim "umursamama evresi" de bir hayli acılıymış oysaki... Güven duygunu yitirdiysen bir daha kolay kolay yakınlaşamıyorsun kimseyle. Eğer biri karşı cinse besleyebileceğin güven duygusunu söküp çıkardıysa içinden ve üstünden üç bin tonluk bir kamyonla geçtiyse durum biraz daha ciddi oluyor haliyle. Önüme çıkan herkesi hedef tahtası olarak görüp tam on ikiden vurmak ve yaşadığım üzüntünün aslında hiç olmadığı göstermek istedim. Evet... Geçmiş yaşanmamış gibi davrandım. Aptal aşık, hayatında anlamlı başka bir şey yokmuş gibi aylarca ağlayan ben değilmişim gibi yaşadım. Eğlendim, güldüm, gezdim, sarhoş oldum, kustum, yeni arkadaşlarım oldu, sevdiğim günler de oldu kısa kısa. Ama derinlerde bir yerlerde sürekli intikam alıp duruyordum fireball git gide büyüyordu ve ara sıra ucundan çıkardığım kıvılcımlar bile insanları kaçırmaya yetiyordu.
Yıllar sonra bile gözlerimi yumduğunda aynı insanın silüeti beliriyor aklımda. Bazı anlar gözlerim de doluyor. Nasıl becermiş de bu kadar unutulmaz olabilmiş formülünü öğrenmek gerek. Bir kez daha söylüyorum eğer aşk yoksa kendimi öldürmem an meselesi :)
Yıllar sonra az kalsın bir başkasına karşı aşka yakın şeyler hissediyordum. Ama travma bu ya; yaşayamadım. Yarım kaldı ya da yarım bile kalmasına müsaade etmeden batırdım ortalığı. Oysa çok yaklaşmıştım. Onu görünce dizlerim titriyor, sesim çatlıyordu. Saçma sapan ve bir o kadar da anlamsız şeyler söyleyip eve gidince bu utançtan kurtulmak için ölmeyi diliyordum. Her telefon sesine o mu acaba diye koşup o olmadığını anladığımda neşemi döküyordum yaprak yaprak yerlere. Belki de sadece unutmaya bu kadar yaklaşmışken gazı kökleyerek durumu zorlamaktan ibaretti. Neyse ki o da geçti gitti.
Yıllar sonra hala düşünüce için titriyor. Her acıdan biraz yaşamak gerekiyor, bu kadarı da fazla diyorum ama hala yoğun ve bir o kadar da taze kalması nevrotik bir şekilde hoşuma gidiyor. Şimdi bakıyorum da neredeyse 4 yıl geçmiş üstünden. Hala kokusunu alabiliyorum. Gidip gelen anılar ise darmadağın ediyor benliğimi. Sanki ayrıldığımız güne kadar hep onunla yaşamışım gibi geliyor. Öncesiz. O kadar önemsiz öncesi. Bazen en azından bu kadar yoğun şeyler hissedebildiğim bir ilişkim olduğu için çok mutlu oluyorum bazense bir daha yaşama ihtimalinin olmadığı düşünüp umutsuzluğa düşüyorum. İki ucu da birbirine çok uzak gelgitler... Şükür mü etmeli lanet mi okumalı?
Yıllar sonra geçmediğini görüyorum.
Bazı hisler insanı terk etmiyor.
Bazı acılar geçmiyor.
Bazen zaman hiç geçmiyor.
Ve bir türlü bitmiyor.
Kalmamışsa bir teselli aşkı kabul etmek gerekiyor.
Pazartesi, Ocak 16, 2012
ABLaMa MeKTuP
Bu maili yazmaya başlamadan önce bir miktar gözlerim yaşardı. Sabahtan beri gözümün önünden Ankara'daki anılarımdan kesitler geçiyor, senin doğum günün, Zeynel'de kahve içip fallara sarışlarımız, bana aldığın mavi bluz, atknın iğrenç restoranında yaptığımız pazar sohbetlerimiz, bana geldiğinde internetten şarkılar açıp sıradakinin hangisi olacağına dair meraklı bekleyişlerimiz, böcek çayın, simit sarayında krem peynir ve bal, son gecemdeki hayal kırıklığın, herkes ve her şey hakkındaki sonsuz düşüncelerimiz...
Aslında bu bitmek tükenmek bilmeyen nefretimin nedeni bilmiyorum, korkuyorum, hayal kırıklığına uğradım, bıktım, utandım, pişmanlıklar yaşadım, hatalar da yaptım üstüne üstlük. Sonra da kaçtım... Giderken herkese ne kadar güçlü olduğumu göstermek istedim. Ama şimdi düşünüyorum da ben oradan yenik ayrılmışım. Kendi kaleme attığım gollerden bahsetmiyorum bile.
Çok yıprandığımı burada yalnız geçirdiğim gecelerde anladım maalesef. O zamanlar durumu sana da belli etmek istememiş olabilirim. Ama nihayet sorunu başkasında aramaktan vazgeçtim, i****yu, s******ı, e****i, e****ı, g***i,e**u hatta r**** g*****u, hayat anlayışı benimle ters düşen herkesi azat ettim gönlümün hapishanesinden.
Yine de kimsenin karşısına çıkacak gücüm yok. Yüzleşmek ya da unutmak da istemiyorum. Ankara'nın her köşesi bana son 1 yılda kaybettiklerimi hatırlatacak biliyorum. Ne kaybettin Düşsel diyeceksin bana, kendime güvenim sarsıldı, insanlara inancımı kaybettim, arkadaşlığa, dostluğa olan saygım bitti, gelişen iyi olayların altında bir kötülük arar oldum, insanlığım tükendi. O yüzden belki de Ankara'ya bir daha dönmeyi düşünmüyorum.
İyi ki tanıdım seni. Sen bana ablalık yaptın, yanımda oldun, dinledin, özledin, paylaştın... Küçükken keşke bir ablam olsaydı da bana yol gösterseydi derdim. Hayat acıyıp bana seni yolladı belki de. İçimden bir ses birbirimize karşı bir duvar ördüğümüzü söylüyor. Şu anda bunu açıklamam çok ama çok zor fakat öyle hissediyorum. Benim hüsnü kuruntum da olabilir tabi. Yalnız şunu bilmeni isterim ki şimdiden kestiremeyeceğim bir vakit sonra yollarımız yine kesişecek ve kaldığımız yerden devam edeceğiz. Çünkü benim bir yerime dokunuyorsun. Bunu içimden atmak mümkün değil. Ve ister istemez bir gün yine "olaylar olaylar" diye şu anda içimden söküp aldıkları aynı neşeyle arayacağım seni. Sen de "bıkmadın mı kızım durul artık" diyeceksin bana. Ve devam edecek ablamla hikayemiz. Bu arada Sezen'in çok eski bir şarkısını keşfettim sen kesin biliyorsundur ama yine de yolluyorum, en sevdiğim ablam.
Salı, Ocak 10, 2012
DiLiMiN uCuNDaKi ÇaTLaKLaR

Dilimin ucundaki çatlaklar
Bazen öyle yakıyor canımı
Yuvarlanıp boğazımdan
Dilimin ucuna kadar dökülüyor kelimeler
Ama o çatlaklar...
Kanıyor.
Kimi zaman söylemediklerim
Çoğunlukla da anlattıklarım
Sadece beni değil herkesi
Kanatıyor.
Söze alamıyorum göze aldıklarımı,
Ruhlar toplantısında yaralılar var.
Kayıp parçalarım, kırık dökük
Uç uca eklesem neye yarar?
Salı, Ocak 03, 2012
Pazar, Ocak 01, 2012
Wi WiŞ Yu A MeRi KıRiSMıZ
Yeni yıl diye kıçımıız başımızı yırttık yine. Çoğumuz eğlenmekten ziyade o gece neyi niye yaptığını açıklamakla geçirdi. Dışarı çıkanlar sevmedikleri arkadaşlarına havasını atmak amacıyla seni de çağırırdım ama yer yokmuş dedi, evde geçirenler de bu işin felsefi alt yapısını ince detaylarıyla 45-50 dakikalık telefon konferanslarında dile getirdiler. Kimileri yeni yılı niye kutluyoruz biz hıristiyan mıyız diye isyan ederken kimileri de bu kırismıs değil birader yeni yıla girişimizi kutluyoruz dedi. Netice itibarıyla herkes konuştu.
Ben yine kadınlarla ilgili bir kaç noktaya dikkat çekmek istedim. Çünkü çoğunlukla konuşulan, taksim meydanında taciz edilen kadın turistler, evde hindinin makatına pilav tıkıştırarak mükellef bir sofra kurmaya çalışanlar, kafalarındaki allı morlu şapkalarla çılgınca dans eden cıvırlar yahut vistoria's secret kızları ki onları ben de ağzımdaki salyaları toparlamaya çalışarak izledim. Benim yılbaşım gayet sade ve olması gerektiği gibi ailemin yanında bir yandan portakal soyarak bir yandan da tv izleyerek geçti gitti. Velhasıl kelam kadın anam karikatüründeki gibi bir yılbaşı geçirdik yine. Herkes olmasa da çoğunluk eğlendi.
Bunun dışında söylenmezse ayıp olur diye yazılmış, klişelerin vazgeçilmezi magazin haberciliğinin en temel unsuru "2011'de neler yaşandı" başlıklarını okudum. Aklımda ve fikrimde kalan bir kaçını da yazmak istedim. Mesela Defne Joy, Amy Winehouse öldü, deprem oldu, Ankara'da patlamalar yaşandı, yüzlerce kişi şehit oldu, iç güveysi kıvamındaki ekonomi iyice bok oldu, dış borç yürüdü tutan olmadı, 10 yıldır toplanan deprem vergilerinin cukkalandığı ortaya çıktı, 13 yaşındaki bir çocuğa 26 kişi bilinçsizce tecavüz edip aklandı, 150 civarında kadın öldürüldü, sayısız kadının ağzı burnu dağıtıldı, AKP yine seçildi, referandumda evet dedik, Steve Jobs öldü Nejat İşler ile akraba mı geyikleri havalarda uçuştu, RTE Times dergisine kapak oldu, bu bize de kapak oldu, sonra 2 saat kadar falan filan Fransa'yı boykot ettik, püskevit olayı çok iyiydi, çok eğlendik.
Bir de çadır party diye bir konsept vardı. Tüm party kızlarına hediye olsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



.jpg)









