En yakınlarımız, en sevdiklerimiz acı çektirmiş bize, güvenmeyi unutmuşuz.
Ki yaşamın içinde en anlamlı duygudur güvenmek, unutmuşuz. Öyle böyle bir unutmak değil üstelik.
Yaklaşmaya çalışanlar olmuş, en ufak sarsıntıda korkularımıza sarılmışız .
Artık üzülmemek için korkudan duvarlar örmüşüz katı katı.
Küçükken bir arkadaşım vardı. Ortaokulda. Bütün kızlar ondan nefret ederdik. Çünkü ortaokul çocuğu düzeyinde, istisnasız, hepimize oyun oynamıştı. Birinin yeni aldığı gömleğin üstüne vişne suyunu dökmüştü, birinin beyaz spor ayakkabısına kazara(!) basıp simsiyah bir iz bırakmıştı, birinin ilk sevgilisini bütün okula ifşa edip kızı utandırmıştı, birinden sürekli borç alıp alıp asla geri ödememişti. Benim de saçımı kesmişti yanlışlıkla. Bu olayların içinde kötü niyet olduğunu biliyorduk çünkü bir şey olduktan sonra karşıdakinden özür diliyor fakat hemen arkasını dönüp pis pis gülüyordu ve bu duruma sınıftan birileri mutlaka şahit oluyordu. İşin tuhaf tarafı kimse çıkıp "yahu sen n'apıyorsun?" demiyordu Fakat bir gün, karne günü, hocaların derse girmediği, 3 dakikada yoklama alıp sınıfı başıboş bıraktıkları gün, içimizden biri zinciri kırdı ve konuşmaya başladı. Herkes kendi başına gelen olayı anlattı, sırayla herkesi dinledik. Dinledikçe paylaştık, paylaştıkça dertlendik, dertlendikçe abarttık. Evet sonuna doğru hepimiz biraz abarttık. Ama olayın özünde zatı muhterem arkadaş hepimizi birer birer kasten üzmüştü. Biz de karar verdik. Onunla seneye hiçbirimiz konuşmayacaktık. Ortaokul düzeyinde intikam da böyle oluyor işte. Gel gelelim okulun ilk günü işler pek de düşündüğümüz gibi gitmedi. Hepimiz ona karşı belli bir mesafede duruyorduk fakat tam olarak ne olup bittiği çok açık değildi. Birimiz tavrını net biçimde gösterebilse diğerleri de arkasından gidecekti. Fakat hiçbirimiz o yaşta o kadar acımasız değildik ve yapabildiğimiz tek şey bakışlarımızı birbirinden kaçırmak oldu. Ta ki en cesur ve en açık yürekli olanımız, karşısına dikilip "sen beni üzdün biliyor musun?" diyene kadar. O anda zatı muhterem, nevi şahsına münhasır arkadaşımız gardını öyle bir bıraktı ki, herkes bunun bir itiraf olduğunu anlayabiliyordu. "ben, ee, şey..." diye anlamsız kelimeler dökülüyordu ağzından. Daha hangi konuda üzüldüğünü bile söylememişti oysa cesur olanımız. Sonra şöyle bir göz gezdirdi sınıfa, bizi yokluyordu, ona hak verecek kimse var mı diye hızlı bir göz taraması yaptı. Ve anladı. İnkar etmek faydasız olacaktı. "Evet hepsi şakaydı, anlamadınız mı?" dedi ve ağlamaya başladı. Ama öyle böyle bir ağlamak değil. Ölümüne...
Hepimiz çocuktuk, 13 yaşında hiç gerçek acı görmemiş, ağlamanın sahtesini bilmeyen çocuklardık. İnandık samimiyetine. Tek tek karşısına geçip bizi üzmemesini rica ettik ondan. O da kabul etti. "Artık öyle şakalar yapmam, geçen sene küçüktüm, artık büyüdüm merak etmeyin." dedi. Ve tabi ki, sözünde durmadı. O sene de birilerine zarar verdi ,birilerini üzdü, birilerini kırdı, hatta birkaç kişiyi ağlattı. Ben o senenin sonunda başka bir şehre taşındım. O yüzden diğer sene kızlar ne yaşadı, arkadaşlıkları nasıl ilerledi bilemiyorum.
Birinin gözünün içine bakıp ondan beni üzmemesini rica etmeyi de ilk o anda öğrendim. Çünkü o yaşta insan, sınıf arkadaşları hep etrafında olacak zannediyor. Birlikte büyüyüp birlikte ölecekmişiz gibi geliyor. O insan, hayatının her evresinde senin yanında olacak diye düşündüğün için onu kabulleniyor ve ondan seni üzmemesini rica edebiliyorsun. Güvensizlik duygusunu da ilk orada öğrendim sanırım. Yıllar sonra o arkadaşımla facebook denen nemenem olduğu belli olmayan sosyal mecrada karşılaştım ve eskiden nasılsa aynen öyle davrandı bana. Bu kez çocuk masumiyeti yoktu üstünde.
Ve hayata, dostluğa dair nihai derslerden birini de o gün almış oldum. Zamanla gördük ki; kimseyle ölmek zorunda değilmişiz ve büyüdükçe, masumiyetimiz, çocuk bakışlarımız tükendikçe, sahte duygular daha bir çekilmez oluyormuş. Bununla birlikte gardını almak, savunmak ve saklanmak becerilerimiz arasında neredeyse birinci sırada. Maskeler, maskeler, maskeler... Herkesten ve her şeyden korunmak için taktığım maskeler beni daha mutsuz ama daha az umutsuz kılıyor. Peki başarı bunun neresinde?
Ve hayata, dostluğa dair nihai derslerden birini de o gün almış oldum. Zamanla gördük ki; kimseyle ölmek zorunda değilmişiz ve büyüdükçe, masumiyetimiz, çocuk bakışlarımız tükendikçe, sahte duygular daha bir çekilmez oluyormuş. Bununla birlikte gardını almak, savunmak ve saklanmak becerilerimiz arasında neredeyse birinci sırada. Maskeler, maskeler, maskeler... Herkesten ve her şeyden korunmak için taktığım maskeler beni daha mutsuz ama daha az umutsuz kılıyor. Peki başarı bunun neresinde?
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder