Sanırım abim boşanıyor. Kaç yaşında olursa olsun aklı başında olmayan insanlar vardır ya. Benim abim de onlardan işte. Ama küçüklükten beri bize etle tırnak olmayı öğrettiler. İşte o sebepten kızamıyorum kendisine. Ve canı gönülden destekliyorum boşanmasını. Üzücü olan kısmı 4 aylık bir çocuğu var. Üstelik çok güzel bir çocuk. Bakınız fotoğrafta da belli olduğu üzre saçları maviydi. Çok dikkat çekiyor diye uçlarından aldırdık biraz. Yeşile döner gibi oldu biz de kızıla boyattık. Velhasıl kelam işte böyle tatlı bir çocuk.
Ayrılık haberi bizi çok şaşırtmadı. Zaten çok sağlam bir temeli olmayan bir yıllık evlilikleri hamilelik süreci, çocuğun doğum telaşı, maması, halası, amcası derken müsait bir yerde bitiverdi. Abim geçinmesi zor biri olarak kendinden beklenen en iyi performansı sergiledi fakat ailemizin biricik medar-ı iftiharı gelin kızımız da gerek çatlak sesli bağırışları gerek huzursuz kişiliği gerekse aile büyüklerine olan saygısız tavırlarıyla bizleri hayal kırıklığına uğratmadı. Evlilik çok zor ve bir o kadar da önemli bir kurumdur. Bunu evcilik oyunuyla karıştıran sevgili yakınlarımı esefle kınamayı vatani bir borç bilir gerekirse de bunun için askere bile giderim.
O değil de daha kendi dertlerimin birinci perdesindeyken bana bunu yapmayacaklardı. Kendi başıma yalnız ve huzursuz gecelerim vardı. Kimsesiz ve sessiz ağlıyordum odamda. Şimdi el mahkum acımızı paylaşıyoruz abi kardeş. Rüyalara pek inanmam ama çocukluğumda bir kaç defa olmuştu yine. Bir gün sonrasına dair bir takım şeyler görmüş ve fakat bunları yorumlayamadığım için üzülmüştüm. Dün gece gördüğüm kabusta abim işaret parmağıyla dudaklarıma olanca kuvvetiyle bastırarak sus diyordu bana. Öyle ki yere düştüm ama abim o parmağı yine de çekmedi yüzümden. Sonra bunun bir kabus olduğunu fark ederek çığlık ciyak uyandım. Bugün de telefonla beni arayarak boşanma kararını açıkladı. Annem ve babam da işin asını öğrenmek adına abimin karısını aradılar. Ama kız öyle bir vaka ki telefon açılır açılmaz inanılmaz bir kükreme, bir bağırış, bir edepsizlik, kendini bilmezlik baş gösterdi ki bu kadarını ben bile beklemiyordum. Öteki odadan aldım sesini. O derece.
Neyse bunlar biraz da özel şeyler. Ailevi ve mahrem şeyler. Fakat kızgınlığımı ifade etmek için bahsetmeden geçemedim. Durum böyle olunca 3 ailenin her bir bireyinin ayrı ayrı tepkileri, şaşkınlık ve üzüntüleri sıçradı halının üstüne. Ve bu defa lekesi de çıkmayacağa benziyor. Abim ve karısı, kendi ailesi, kayın akrabalık bağıyla bağlandıkları aileleri, onların kardeşleri, kendi kardeşleri ve tabii ki arkadaşları tarafından sorgulanıp yargılanacak ve evlilik mecrasından dışlanacaklar. Kendi iç dünyalarında ne yaşarlar bilemiyorum ama belli bir süre mazlumu oynayıp ele güne karşı da dik durmaya çalışacaklar. Arada kalan çocuk için mücadeleler verip belki galip gelecek olsalar dahi o savaşın içinde yine de yenik düşecekler. Yıllar sürecek bir mecburi beraberliğe kilit vuracak çocukları. Yine herkes her şeyi açık açık söylemek isteyip bir solukla yutacak. İşin özü bu evlilikten kimse sağ çıkmayacak.
Bugün konu "aldatmak". Kaynak olarak da arkadaşlarımdan besleniyorum. Bana o kadar çok malzeme veriyorlar ki konuşmadan duramıyorum. Canım arkadaşlarım iyi ki varsınız sayenizde kendi kendime seferberlik ilan edip duruyorum
Aldatmak geleneksel bir Türk sporudur benim güzel ülkemde. İnternette dolaşan haberlere göre bu ülkede aldatan kadın sayısı daha fazlaymış. Aslında aldatan kadın ya da erkek bu işi karşı cinsle kollektif bir eylem karşılığında yaptığı için bunun istatistiği tutulmamalı ama konu o da değil. Aldatmanın sınırı nedir? Mesela ben hayatımda biri varken yanımdan geçen karayağız delikanlıyı göz ucuyla süzdüm diye aldatmış sayılır mıyım? Bu örnek biraz yüzeysel kaldı. Bence de sayılmaz:) Fakat diyelim ki bir tatile gittim ve tanıştığım bir adamla öpüştüm. Sonra geri dönüp sevgilime bunu itiraf ettim o da bana kendisinin de bir kadınla birlikte olduğunu söyledi. Sanırım bu durumda eşitlik sağlanmış oluyor. Yapılan fiiller birbirini tutmasa da benim gözümde ikisi de aynı derece kabahatli davranışlar.
Böyle bir durumda karşılıklı suçlarımızı itiraf edip birbirimizi affetmemiz mümkün değil. Bu hayali bir varsayım olur. Olacağı söyleyeyim; böyle bir durumla karşılaşan Türk erkeğinin %90'ı karşısındaki kadının kaşını gözünü patlatır. Hadi bu kadarı mübalağa oldu diyelim, sen bunu bana nasıl yaparsından başlayıp zaten seni hiç sevmemiştim kullandıma kadar gider. Aynı davranışın bir tık ötesine geçen erkekçiklerimiz kabahati yokmuş, aynı rengin laciverti değilmişçesine, haklı çıkarlar. Bir de bunu önüne gelene anlatıp etrafınızdaki adamların size karşı edepsiz tavırlar sergileyerek aşağılamasına da yol açarlar.
Kadın olmanın zorluğu aldatmanın eşitsizliği üzerinde bir kere daha ispatlanmış oldu böylelikle.
Aklıma takılan bir başka konu da aldatıldığı için ayrılan kadın var da aynı sebepten ayrılan adam duymadım hiç. Bunu nedeni o kadının o evden sağ çıkamaması da olabilir erkeğin gururuna yedirip bunu kimselere duyurmaması da olabilir. İkinci durumda erkeğin aldatması meşrulaştırılıyor gibi geliyor. Hani bir laf vardır ya "erkek adam aldatır" bu olayı sindirmişiz galiba.
Zaten bizde "erkek adam" diye bir tabir var. ERKEK ADAM. Başka ne söylenebilir ki bu lafın üstüne...
Kendime birkaç yeni arkadaş edindim. Arada sırada sohbet ediyoruz, gülüyoruz, dertleşiyoruz, bazen tartışıp çoğunlukla dedikodu yapıyoruz. Öyle başkalarını çekiştirmek anlamında değil tabi. Anlamsız geyikler ve bol kahkahadan bahsediyorum. Geçen cuma da bu arkadaşlarla çıkışta birer kahve içelim dedik. Her zamanki gibi laf lafı açtı, konuştuk, gülüştük. İçlerinden genç bir arkadaşım çıkıp "Ben evlenmek istediğim kadının bana özel olmasını yani BAKİRE olmasını isterim" dedi. Çok da küçük değil 1988 doğumlu. Fakat kurduğu bu cümleyle hayata bakışım birden karamsarlaştı. Ben bakire olduğumdan ya da olmadığımdan değil tabi ki. Bu sıkıntımın sebebi hayatın bakire olmaması. Bir kadının bana özel olması... Ne demektir bu. Bu bakış açısıyla yaklaşarak empati kurmak istiyorum.
Evlenmek istediğim adamın bana özel olmasını, bakir olmasını istemek... Birincisi bir kadın olarak böyle bir sorunun cevabından emin olmanın bir yolu var mı? İkincisi de bir erkeğe bunu sormaya hakkım var mı? Erkek bunu kadına sorup olumsuz cevap aldığında kadının değersizliği ortaya çıkarken erkeğe sorulup olumsuz cevap alındığında herhangi bir değer biçme durumunun söz konusu olmadığı bir toplumda yaşadığım gerçeği tokat gibi suratıma çarpıyor. Erkek arkadaşı bakir olmadığı için ayrılan kaç kadın var allah aşkına?
Kadının bir erkeğe özel olmasının yolu bakire olmak mıdır? Sen o an yaşadığın duyguyu, senden öncesini yargılayarak bu denli basite indirgeme hakkını kendinde bulabiliyorsun da peki güzel arkadaşım ben senin tek bakışınla hemcinslerime tecavüz etmeni niye yargılayamıyorum. Asıl sorum şu; sen niye kendine bu soruyu sormuyorsun? Başka insanlara özel başka başka kadınları niye kirletiyorsun. Benden 5 yaş küçüksün ama çocuk değilsin arkadaşım. İyiyi kötüyü ayırabiliyorsun ama ruhun or*spu. Şu üç günlük hayatta bir bedene bu denli anlamlar yüklüyorsun, peki sana özel o kadına aynı hassasiyetle yaklaşıyor musun? Ona kadın olduğu için gereken özeni gösteriyor musun?
Hangi kafada yaşıyorsunuz çok merak ediyorum. Sen karşındakinin bakışlarından dokunuşlarından sana özel olup olmadığını anlamıyorsan tabi bekaret beklersin. Yüreğini açamıyorsan ve aynı samimiyeti gösteremiyorsan haklısın. Ama yazık benden sonraki kuşak daha ileri görüşlü daha anlayışlı olacak diye umut ederken gittikçe yozlaştığımızı görüyorum. Bu muhafazakarlık değil. Her türlü boku yiyip kız arkadaşım bana özel olsun diyerek işin içinden sıyrılmak ancak düşüklüktür, ucuzluktur, bağnazlıktır, gericiliktir, yobazlıktır. Bu bakış açısıyla onca kadınla yaşadıkların seni özel yapabilir mi bu saatten sonra? Artık alelade, değersiz, kullanılmış, kirletilmişsin demek ki sen de.
Ben de bana özel bir erkek arıyorum, ruhu bakir olan, kaldıysa eğer bu kadar or*spunun içinde.
İlginç bilgiler yayınlar ya siteler, birkaç gündür kafayı taktım, hiç bir işe yaramayacak gereksiz bilgiler topluyorum. Kafa boşaltmak için ideal. Gereksiz kişilerle oturmak zorunda kalıp konu açmanın kaçınılmaz olduğu o ölüm sessizliği anları için ise muhteşem birikim.
Ne olur ne olmaz belki de karşıma bir gün bir kaplan çıkar da şu bilgiyi kullanarak hayatta kalırım;
-Kedilerin aksine kaplanlar yüzmeyi severler.
Belki bir safari maceramda karşıma kaplan çıkacak da ben nasıl olsa yüzemez diye suya atlayacağım. Ama kaplan yüzmeyi sevdiği için arkamdan hooop atlayıp bir lokmada beni afiyetle mideye indirecek. Bilmekte yarar var.
-Amerika'nın resmi dili yok.
Kültürsüz herifler. Belliydi zaten.
-Filler farelerden korkarlar.
Bu bilgiyi 2-3 sene önce bir çocuk kitabından öğrendim. Bildiğiniz gibi filler hortumlu hayvanlardır. Fareler de küçük karanlık deliklerde yaşayan canlılar. Filler, farelerin hortumlarına girmesinden korkuyorlarmış. O kadar gürültü patırtı bundan yani.
Bir de acayip kilo aldım son bir kaç ayda. Şöyle bir yazı okudum;
-Uyurken, televizyon izlerken yaktığınızdan fazla kalori yakarsınız.
Ooooo, uuuuu, whooooooaaaaa. Bunu okuyunca normalden fazla uyumaya başladım. Kilolarıma kilo kattım. Hareket ederken de uykudakinden daha fazla kalori harcadığımı ve uzun zamandır hiç hareket etmediğimi hesaba katmadım tabi. Fillere olan ilgim buradan geliyor.
Resmini koydum diye değil ama nedense kurbağalara karşı bir sempatim var. Canım cicim kurbağalar.
-2.600 değişik cins kurbağa vardır.
Bu bilgi ne işime yarar diye düşünüyorum. Şaşırıp kelebekler gibi kurbağaların da koleksiyonunu yapacak olursak oldukça fazla sayfaya ihtiyacım var demektir. Bunun için hazırlıklı olayım bari.
"Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır. 70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır. Ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşındayken çok ciddi ve zor bir karar vermek zorundadır. Kartalın yaşı 40'a vardığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir. Gagası uzar ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır. Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartal burada iki seçimden birini yapmak zorundadır: - Ya ölüm, - Ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu süreci. Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir. Bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde, yuvasında kalır. Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer. Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkarır. Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 yıl veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir. Kendi yaşamımızda sık sık bir yeniden doğuş süreci yaşamak zorunda kalırız. Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı veren eski alışkanlıklarımızdan, geleneklerimizden ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız. Ancak geçmişin gereksiz safrasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlarından tam olarak yararlanabiliriz..."
anlıyorum olmayacak
biliyorum bitiyor
yavaş yavaş tükeniyor
tükeniyoruz
kafamı yastığa koyana dek
ve sabahları uyandığımda
gözümün önüne geliyor gitmiyorsun
nedensiz başladı nedensiz bitiyor
bitiyoruz
görüyorsun ya olmuyor
olduramıyoruz bir türlü
olmuyor olmuyor
eğer izin verirsen yaşadıklarımı
yanımda götürmek istiyorum
bunlar
hiç unutulmayacak anılar kütüphanesi
silinmeyecek
tıpkı başladığı gibi
ani bir ölüm oldu bizimkisi
kıvranmadan hiç
giyotinin ucundaki ilişkimiz
bir kaç dakikada bitti
Şimdi şöyle bir durum var. Bir kaç gündür çok huysuzum. Triplerden triplere koşuyorum. Ona bağır bunun kalbini kır, romantik komedi filmlerine ağla, nutellanın dibini parmağınla sıyır, bu pms kadınların kabusu. İçimde kurt kadın var da o gün cismi hariç tüm çirkinliğiyle ortaya çıkıyor sanki. İnsan bu haldeyken en güzel günün içine eder. Bitmek bilmeyen bir duygu patlaması, nasıl anlatsam; önce kızgın kumlardan serin sulara atlamak sonra da yerin bilmem kaç kat altını tırnaklarımla kazıp çekirdeğe ulaşmak istiyorum. Oradan kutuplara gidip foklarla sabah yüzmesine gitmek istiyorum. Sonra nefesimi tutup bütün dünyayı içimde patlayan enerjiyle havaya uçurmak istiyorum. Her şey mükemmelmiş gibi mutlu mutlu dolanan insanların da kafalarını koparmak suretiyle çayıma banarak yemek istiyorum. Bu dönemde sevgilimin pedikür yaparak beni rahatlatmaya çalışmasını ve tüm yakın arkadaşlarım hakkında dedikodu yapmasını istiyorum. Şöyle bir tırnağım olsa da da ensesinden tuttuğum gibi onu da ne biçim erkeksin dedikodu yapmaya utanmıyor musun diyip yapıştırsam duvara. Evdeki bütün tencere tavayı alıp çala oynaya mahallede tur atmak geliyor içimden. Pms dönemlerinde insanın alnından bile kıl fışkırıyor. Saç dipleri bile ağrıyor. Ama yine de tutam tutam koparmak istiyorum. Zaten dengesiz olan bünyem iyice çığırından çıkıyor. Salya sümük kurbağaların kolsuz bacaksız doğmasına ağlarken bir anda dünyanın en mutlu insanına dönüşüyorum. Evrimsel. Bir de yüzüstü yatamıyor insan. Onun nedenlerine girmeyi hiç istemem. Batasıca pms. Gözün kör olsun.
Mail, mail, mail. Son 3 günde 15e yakın mail attım. Sanırım kendimi böle daha kolay ifade ediyorum. Küçükken de mektup yazardım. Yazmak söylemekten daha kolay geliyor. Yazarken bir önceki cümleye dönüp kontrol edebiliyorsun ama konuşurken öyle olmuyor maalesef.
Yalnız yazarken bir şey fark ettim. Karşında seni son kelimeni bitirene kadar dinlemeye mahkum bir monitöre bakarken insan yazdıkça yazıyor. İçinden geçeni en ince ayrıntısına kadar cümlelere işliyorsun. Tabi yüz yüze iletişimin yerini tutmuyor, bir fincan kahve eşliğinde yapılan fiskoslar kadar tatmin edici de değil. Yine de iyi bir psikologla yapılan verimli bir seans gibi rahatlatıyor. Bu yüzden bu kadar blog var anladım ben.
Dinden korkuyorum. İnsan korktuğu şeye nasıl inanır? Korkulan şeyin mensubu değil ancak kölesi olunur. Mutlak bir yaratıcıya inanmak zor değil ama bir dine inanmak için öncelikle onu bilmek gerekir. Keza, aynı şekilde inkar etmek için de bilmek gerekir. İslam eğer mantık diniyse o halde niye büyük çoğunluk dogmatik bir şekilde inanıyor bu dine. Herkes korkularından ya da toplumun öğretilerinden dolayı cehaletle sığınıyor inançlara. İlk emri "oku" olan bir dinin inananları nasıl olur da çoğunlukla okuma alışkanlığı olmayan ülkelerde yaşamaktadır aklım almıyor.
Töre kelimesinin bir anlamı da hukuktur eski Türk devletlerinde. Bunlar sosyal hayatı düzenlemek için kullanılırdı. Acaba din de bir öğreti mi diye düşünmeden edemiyor insan. Konuya hakim olmayınca yargıda bulunmanın bir zararı olmuyor. Ne yazık ki etrafta en azından beni aydınlatacak kadar okumuş ve hazmetmiş inançlı insanlar da pek yok. Bakınca görüyorum ki insanlar sığınmak, korunmak, korkularıyla yüzleşmemek ve çaresiz kalmamak adına kullanıyorlar dini. Bu nedenle yine dogmatik ve sosyal hayatı düzenlemeye yarayan bir öğreti olarak algılıyorum dini.
Tv'de, orda burda sürekli duyduklarım yüzünden korkularım artıyor. Cennet ve cehennem kavramları da kafamı karıştırıyor ve korkularımı kamçılıyor. Bilmediğim ve algılayamadığım bir dinin kölesi olmaktansa bilmediğimi kabul ederek cahil olmak daha mantıklı geliyor. İnananlara saygım sonsuz ama ezbercileri affedemiyorum. Zira din, ödevini iyi yapıp geçebileceğin bir ders değildir, yaşamak, hissetmek, sindirmek gerekir. Bunlar olmayınca o kadar havada kalıyor ki insanın inanası gelmiyor. Yani demem o ki kahvaltıda kuzu çeviren vejetaryenler gibisiniz.
Bu konu başlığını adeta bir İngiliz aksanıyla okumadığın sürece hiç bir anlam teşkil etmeyecektir.
Hayatını çevreleyen sıkıcı insanlar dahili ve harici daraltıların olacaktır. Kaç
Kaçtın ama kurtulamadın mı, kulak pamuğu kullan.
Sevmediğin ama aynı zamanda parçası olduğun şeyleri kabullen ve bunlarla barışık yaşamaya çalış. Zira hayatın nasıl değişirse değişsin orada sevemeyeceğin en az bir şey mutlaka olacaktır.
Paranın önünde eğilmek yerine onu önünde eğecek kadar zekan yoksa boş hırslar peşinde koşma.
Kendini tanımadığın sürece kimseye empati yapamazsın ve kimseye kendini yeteri kadar iyi anlatamazsın. O yüzden her şeyden önce kendini tanı ve sonra da sev.
Uyanınca içilen bir bardak kahvenin yanındaki sigara cilde iyi gelir, saçları besler, ölü hücreleri yeniler, toksinleri atar, yani aslında ruhunu besler.
Kendine zaman ayırmakla tembellik arasında büyük fark vardır.
İlginç iyi, sıradışı keyifli, bilinmeyen ise tercih sebebidir.
Sevişmek güzeldir, aşkla terbiye edilirse daha da güzeldir. Sadece yatak etkinliği değil hayatın parçasıdır.Yalnız unutmamak gerekir ki cinsel organların ilki beyindir.
Statüler insanı "insan" yapmaya yetmez. Üstüne bir şeyler katmak gerekir. Tutkuyla, sevgiyle ve istekle bir şeyler katmalı ve hayata sunmalı.
Bütün dünyanın sana karşı olduğunu düşündüğün gün ergenliğe girdiğinin resmidir. Eee bunu yaşayacaksın alış.
Bilge bir adam "Kitap okudukça insanları daha az seviyorum." demiş. Doğru da söylemiş ama yine de okumak güzeldir, bazen bir deyişi bazen 700 sayfalık bir romanı bazen de Muratan Mungan'ı. Aşka gelmenin ve yer yüzündeki bir çok duygunun kaynağı kitaplarda saklıdır aslında. Okumak iyidir.
"Ağlamak güçün sembolüdür alsında" demişti çok sevdiğim biri. O günden beri mutsuzluklarımı da seviyorum. Dibe vurmadan yukarı çıkmanın bir yolu yokmuş hayatta.
Luis Royo bir çağ açtı. Bilmekte yarar var.
Evet tarih tekerrürden ibarettir. Ama ders alırsan aynı savaşı ikinci defa kaybetme ihtimalin düşüktür.
Çocukluğumdan beri bisiklete binmeyi sevmişimdir. Belki arabadan daha yavaş ama hayattan hızlı değil.
Mitolojik hikayelerin çıkarımları bir başka oluyor.
Kibir hiç kimse için iyi olmamıştır.
Türkçe yeterince zengin bir dil. Onu bitirince belki başkasına geçersin.
Rüyalarını yazan tek insan değilimdir belki de. O kadar ki bazen rüyalarımı yazdığımın görüyorum rüyamda.
Kuğulu Park'tan Atakule'ye ilk tırmanışımda çok param olursa oraya yürüyen merdiven yaptıracağım demiştim, 5. yılın sonunda düşünmek için vakit bulduğum değerli bir yerdi.
Herkes özünde iyidir, herkesin özünü anlamak ise imkansız o yüzden daha somut şeylerle uğraşmakta yarar görüyorum.
Her şey gelip geçiyor. En son aynaya baktığımda daha gençtim mesela. Zamanın gerisinde kalıyoruz. Her gün bir yere yetişmeye çalışıyor nitekim onlarca şey kaçırıyoruz. Bugün çok sevdiğim bir arkadaşımın annesi vefat etti. Çok buruk ve içten bir sesle "Annenle daha sık vakit geçir olur mu, dedi bana, çünkü bu dünyada seni o kadar çok ve karşılıksız sevecek başka kimse olmayacak. Hayatındaki en büyük sevgi kaynağını bir kaç saat içinde yerin altına gömmeden önce bana bunları söyledi.
Ne zor iştir kadın olmak. Gerçek anlamıyla, bütün uzuvlarıyla ve içinden geldiği gibi kadın olmak. Dilediğin gibi kahkahalar atıp dilediğin gibi oturmak ne zordur. Beğendiğin bir adamın gözünün içine bakmak ne ayıp, ne ayıp... Oysa bir adam kimseye aldırmadan yeri göğü inletircesine gülerken bacaklarını ayıra ayıra kurulur sandalyesine. Kimse de "ne ucuz adam" yakıştırmasında bulunmaz. Gördüğü iri göğüslü kadının saç tellerinden parmak ucuna kadar inceler, süzer, yeri gelirse belki de laf atar.
Mafya filmlerinin vazgeçilmez sahnesi. İtalya'nın en büyük çetesinin başındaki adam, gözünü kırpmadan birini öldürebilen , insan avcısı, acımasız, sert, vahşete anlam veren, soğukkanlı katil, bir akşam üstü eve gelir ve karısının kucağına uzanır. Süklüm püklüm, hiçbir şey söylemeden öylece kalır orada. Çünkü huzur bulduğu tek yer bir kadının dizleridir.
Kadın asla sadece kadın olmaz. Önce birinin kızıdır. Küçük kız çocuğu. Sonra evlendiği adamın eşi ve son olarak da çocuğunun annesidir. Toplum ne çok sıfat yüklemiş kadına aslında. Omuzlarına ne çok yük bindirmiş. "Oraya gitme, evli kadının ne işi var" denildiğini hiç duymadınız mı? Ya da "Çocuklu bir kadının bu saatte böyle bir barda ne işi var?" demezler mi size?. Her Türk kızı şu cümleyi illa ki duymuştur; "Senin gibi birine hiç yakışıyor mu?" Kadın doğdun mu birtakım sıfatları almak zorundasın. Annesindir ya da değilsindir, evli ya da bekarsındır. Ya hanım hanımcıksın ya da hafif meşrep.Ya aile kızısın ya da ortalık malı. Peki şimdi çok önemli bir sorum var; Evlenilecek kadın mı yoksa eğlenilecek kadın mısın? Hanım hanımcık bir kadın olmak sadece bir adamın eşi olabilmek için bir kapı açar kadına. Çok mu önemli peki sen aslında sen olmadıktan sonra?
Nasıl insanlar küfreder. Daha doğrusu küfretmek niye erkeklere mal edilmiştir? Çok sinirlenince ağız dolusu küfretmek herkese aynı derece yakışır bence. Hayatındaki en değerli insanlardan birini kaybedince kim yadırgayabilir seni?
Aynı şartlarda okuyup daha iyi derecelerle bitirdiğin okuldan sonra işe girip bin bir takla atarak bir derece kıdem atlama savaşı vermektir kadın olmak. Yorucu ve kötü bir günün ardından soğuk, buzlu bardakta bira içmek yerine bitki çaylarına abanmaktır kadın olmak. Topuklu ayakkabı giymek ama ses çıkarmadan yürümeyi becerebilmektir kadın olmak. Kot pantolonla tecavüz edilirse bunu cinsel ilişki kabul etmektir kadın olmak.. Bin türlü duygu yaşayıp bunları en yakınındaki adama anlatamamaktır bir yerde. En nihayetinde "karı dırdırı" yapmaktır. Zayıflık sanılan duygusallığının aslında en büyük gücü ve meziyeti olduğunu bilememektir kadın olmak. Bazı kabilelerde zevk almasın diye sünnet edilendir, bazı yerlerde hamileyken dahi tarlada çalışandır, bazen de 12 yaşında anne olandır. İş anlaşmaları yapıldıktan sonra mükafat olarak odaya gönderilen de kadındır.
Uzun zamandır haberlerden tiksiniyorum. İzlemek istemiyorum. Her gün şiddete maruz kalan kadınlar, şehitler, kamyonun arkasında yanarak ölen mülteciler, linç edilerek öldürülen 40 yıllık ülke yöneticisi vs vs. Dün annemin şehit haberlerinin birini izlerken ağladığını gördüm. Odama gidip düşündüm. Ölüm ölümdür, görsek de görmesek de. Yaşanan acı gerçektir. Yaşanan kayıp büyüktür. Acaba o gece kaç anne, kaç eş, kaç çocuk ağladı? Ben üzülsem ne olur üzülmesem ne? Ama insan hissediyor biliyor musun! İnsan hissediyor ve üzülüyor görmese de.
Kişilik analiz merkezi TUVALETler. Bir kişiyi tuvaletine bakarak tanıyabilir misiniz? Kullanılan tuvalet kağıdı insanı nasıl ele verir? Çift katlı, kokulu, desenli bir tuvalet kağıdını nasıl bir erkek satın alır? Biraz daha detaya girecek olursak; çekmecelesinde yedek diş fırçası bulunduran biri ya çok tedbirlidir ya da çok sık misafiri gelir, YATILI.
İyice bokunu çıkarmak gerekirse; aynanın arkasındaki dolap işimizi kolaylaştıracaktır. Çünkü içinde ilaç mı gargara mı olduğu ziyadesiyle önemli bir unsurdur. Havluların rengi, tabi varsa, kullandığı şampuan, kremler(hele de erkekse), temizlik malzemeleri, losyonlar, bantlar, takılar ve tokalar gibi pek çok şey işimize yarar. Bir kadının tuvaletindeki prezervatif neye delalettir? Yerdeki paspas nemliyse çok duş alan biriyle karşı karşıya olabilirsiniz. Bu durumda zanlı ya duşta vakit geçirmeyi seviyor(?) ya da çok terliyor demektir.
Dergiler ve kitaplar kişinin ilgi alanlarını çözümlemede yardımcı unsurlardandır. Penguen, uykusuz gibi dergiler bulabilme ihtimalinizin yanında FHM ya da Penthouse'la da karşılaşabilirsiniz. Ya da en tehlikelisi National Geographic... Zira ya entellektüel biriyle karşı karşıyasınız ya da egosu yüksek bir şımarıkla bir kaç saat vakit geçirmek üzeresinizdir.
Çöp kutusuna değinmeden geçemeyeceğim. İçindekiler kişinin kişiliği hakkında çoook derin ipuçlarıyla dolu olabilir. Sigara izmaritinden kanlı jilete kadar pek çok delile ev sahipliği yapar. Sakar ev sahibi traş olurken sürekli yüzünü kesiyorsa en sevdiğiniz porselen fincanlarla çay ikram ederken bir kez daha düşünmenizi tavsiye ederim. Cam bardakların suyu mu çıktı canım!
1-Twitter ünlülerinin bloglarında reklam yapmalarından
2-Sigaraya ve içkiye gelen zamlardan
3-TNTnin caaanım dizilere dublaj yaparak hayattan soğumama neden olmasından
4-Modanın her yıl değişmesinden (2 yılda bire sabitleyemez miyiz?) 5-30 yaşını geçen Türk kadınının otomatiğe bağladığı koca bunalımlarından 6-Dizi oyuncularının kazandıkları uçuk meblağlardaki paradan
7-Seren Serengil'in saç stilinden
8-Haberlerden 9-Sistemdeki arıza nedeniyle geçici bir süre hizmet veremeyen şirketlerden
10-Her yıl yazlık kışlık düzenlemekten
11-Kanepenin renginden 12-Mutsuz uyandığım sabahlardan
13-Yazdıkça kalemin işaret parmağımda bıraktığı izden
14-Kışın odayı havalandırmaktan
15-İş çıkış saatlerinde trafiğe kalmaktan 16-Aç uyanmaktan
17-Düşenin dostunun olmayışından
18-Teomanın müziği bırakmasından
19-Şımarık veletlerden, züppe adamlardan, egolu vajinismus kadınlardan 20-Esmer kadınların saçlarını ısrarla sarıya boyamasından
21-Yabancı dizilerin Türkçeye uyarlanmasından
22-Fatmagülün suçundan, Ferihanın adından
23-Makyajı mı tesettürü mü daha çok ilgi çekici anlaşılmayan allı morlulardan
24-Polisiye dizilerin alayından 25-Hülya Avşar ve Acun Ilıcalıdan
26-Anayasa hukukundan
27-Bu maskeli balo ve onun sahte yüzlerinden
28-Facebooktan (kapattım)
29-En sevilenlerle günahları ters orantılı gidişatından
30-Ranch sostan
31-Umutsuz ev kadınlarından
Dışarı çıktığımda artık insanların bakışlarından rahatsız oluyorum. Deli miyim ne! Herkes bana bakıp acımasızca eleştiriyormuş gibi hissediyorum. Sanki kıyafetim saçım başım herkesten çok farklıymış da böyle giyinerek suç işliyormuşum gibi geliyor. Yürüyüşüm bile kusurlu. Hep bir şeyleri yanlış yapma hep hata hep suçluluk hissi. Artık miş gibi hissediyorum onlar da miş gibi yaşıyorlar sanırım. Ahlaklıymış gibi bakıyorlar, haklıymış gibi süzüyorlar, dürüstmüş gibi görünüyorlar,
MİŞ gibi yaşamak...İstemiyorum. Ben ne giyersem nerde oturursam nereye bakarsam bakayım insanlar ağzımdan çıkanı dinlesin istiyorum. Üç kuruşluk değer yargılarıyla tek kalemde belki de sadece kadın olduğum için üstümü çiziyorlar. İstemiyorum. Ve dahası katlanamıyorum. Susup başımı da önüme eğip yoluma devam edemiyorum. Biliyorum çok şey istiyorum.
Daha çok küçüktüm yolda yürüyordum, adamın biri bir elinde ninja gibi giydirdiği karısı diğer elinde gururla taşıdığı ERKEK çocuğuyla yanımdan geçerken bana laf atmıştı. Hayatımın en büyük şokunu yaşamıştım. Çünkü ne karısı kafasını kaldırıp baktı ne çocuğun yüzünde en ufak bir utanma belirtisi bir kızarma olmadı. Geçer dedim bu adam binde bir çıkar insanın karşısına. Ama giderek çoğaldılar, ürediler, türediler.
Çok değil bir kaç sene önceki gibi giyinmeye çekinir oldum. O zaman konuştuklarımı konuşamıyorum, korkuyorum, statülerin olmadığı bir diyaloğun içerisine giremiyorum ben girsem karşımdakiler girmiyor. Biliyorum çok şey istiyorum. Deli miyim ne!
Hayatımın en güzel anılarını en büyük umutsuzluklarımı, korkularımı,
en büyük günahlarımı en mutlu günlerimi paylaşamıyorum onlarla. Anlatamıyorum
ve anlayamıyorum.
Kendi değer yargılarına göre yargılama insanları. Başkasının doğrusu örtüşmeyebilir seninkilerle. Ahlak, güzellik, iyilik farklıdır kişiden kişiye. Herkes bildiğini doğru kabul eder öyle yaşar hayatını. Kendi bakış açısıyla yaklaşır olaylara. Gerçi her zaman doğru bildiğini yapamıyor ama çerçevesi bellidir aşağı yukarı.
Kendi değer yargılarına göre yargılama insanları. Bazen doğru bildiklerin yanlış, yanlış bildiklerin de doğru olabilir. Üzülmek de var hayatta ağlamak da gülmek de. Yanlış da yapar insan bile bile. Yanlışını da sevmektir en büyük ahlak, onu da kabullenmek ve arkasında durabilmek.
Yargılama insanları. Sevmediğin insanları sevme, seni sevmeyenler de olacaktır illa. Ama yargılama.
Seni sevdim. Aşık bile oldum. Ama bu aşkın öznesi sen olmadın, olsun.
Garip bir anda hayatıma girdin. Sevmeyi ve sevilmeyi özlerken gözlerini gördüm. Gözlerin çok güzeldi BE ADAM. Gözlerin aklımda kaldı. Koyu, derin, siyah gözlerin, bir o kadar da anlamlı. Uzağa bakma adam. Sen uzağa bakınca ben boğuldum karanlığında.
O kadar kendindin ki, seni sevmemek elde değil. O kadar güzeldin ki, alamadım bazen gözlerimi. Öyle içten güldün ki, hak vermeden edemedim sana, ağzından çıkanlara katılmasam bile. Umarım kendinin farkındasındır.
Güldün bana, ben güldüm. Karıştım sonsuzluğa, nefesinde öldüm. Öyle bir koktun ki bahar yenilendi belleğimde. Mevsimler değişti, yeşiller utandı varlığından. Gökyüzü değişti senden sonra. Yanımda güldün, beni güldürdün, yanında öldüm. Peki renkler bu kadar güzel miydi senden önce?
Sen ağladın, ben ağladım, kolunda uyudum. Kokunda boğuldum. Gözyaşını sildim. Yanında huzuru çizdim. O ana kadar hiç bu kadar mutlu olmamışım gibi hissettim. İyi ki tanıdım. İyi ki vardın.
Hayatla mücadelen, zaman zaman kimsesizliğin, itip durmasaydın kendine doğru belki kokunu her içime çekişimde düşünmezdim seni bu kadar.
Uzunsun çok uzun, varlığınla, bana kattıklarınla daha da büyüyorsun her gün. BU AŞKIN ÖZNESİ SEN DEĞİLSİN, OLSUN. İnsanın başına çok nadir gelecek bir aşkı soktun aklıma. İyi ki yaptın. Giderken yanımda götüreceğim kokunu. Giderken zaman zaman gözlerim dolacak zaman zaman gülümseyeceğim her aklıma düşüşünde.
Yaşadıklarımız sana benim kadar anlamlı gelmeyecek hiçbir zaman. Ne hissettiğimi nasıl hissettiğimi oradan görmek kolay olmayacak. Ama bir gün sen de bu taraftan gör isterim hayatı. Birlikte olmakla beraberinde götürmek arasında o kadar da fark yok aslında. Yanında oturmakla içinde saklamak aynı şey aslında. Seni sevdim. Aşık bile oldum. BU AŞKIN ÖZNESİ SEN DEĞİLSİN, OLABİLİRDİN, OLMADIN, OLSUN. Aşk bu taraftan da güzel.
Ben senin herkes yapma etme derken beni pişman etmemeni sevdim....
Kavga edip de `ağzına sıçayım siktir git` demiyip gene yatağıma dönmeni sevdim. Ben senin kokuna sinen t shirtü bırakıp gitmeni, hayallerimdeki kelimeleri düşünüp yazmama sebep olmanı sevdim. Gel gitlerindeki bitmeyen tutkuyu, özlemin alışkanlıklara bürünmeden her defasında beni eleştirip kavga edebilme isteğini sevdim... Gerçek olmanı, gerçekten önemsemeni, dokunduğunda kokunu aldığımda çalan şarkıları tek tek yaşayıp seni hatırlayacak kadar beni içine sindirmeni sevdim. Derdimi dert etmeni, suyumu taşıyıp tavuklu menümü iştahla yemeni sevdim. Ben senden gittiğimde bile bana bu mesajı yazacak kalbi hissi taşıdığını bilip senin gibi bir adamla hayatı yaşadığımı hatırlamayı sevdim. Neyi yapacağını neyi yapmayacağını, way be dedirtmeni kalbimle beynimi savaştırmanı sevdim. Erkek olmandan nefret ettirdiğin günlerde çiçeğinin kokusunu sevdim. Anlaşamadığımızı bilip beni hayatı sorgulamamı sağlamanı, ailemi benim kadar önemsemeni sevdim. Seninle sevişirken sevdiğim şarkıları seveceğini bilerek paylaşmayı, sevdiğin şarkıları sevmeyi sevdim. Yarım sevgilimken beni tamamlamanı, anlamanı, sevmeni, bittiği zaman kabullenmeni, bitirdiğin zaman kopamamanı, safca erkekliklerini sevdim. Ben senin beni kadın gibi hissettirmeni sevdim. Hayatın rengi olmanı, gittikten sonra hayata acılı anlam katmanı, seni düşünüp hayata devam etmenin, her şeyin yavaş yavaş geçtiğini kanıtlamanı sevdim. Kendimi bıraksam bunlara benzer yüzlerce şeyi yazabilmemi hediye ettiğin için yasamayı sevdim. Herkes gidebilirken inatla yanımda kalmanı, hayatım huzura girince sessizce uzaktan izlemeni, zerre kötülük aklından geçmemesini sevdim
Her şeyi yoluna koyduğunuz bir anda illaki bir pürüz çıkar ve sil baştan başlamanız gerekir BAZEN. Bu benim başıma nedense sürekli geliyor. Çok mutluyum, sevgilimle hayatımın en güzel günlerini geçiriyorum birden karşıma biri çıkıyor ve tüm o duygu yoğunluğuna çomak sokuyor. İşlerim yolunda gidiyor, sevdiğim insanlarlayım, bir araba almaya karar veriyorum pat işten atılıyorum. Ya da karlı bir işe atılım yapıyorum pat sevgilim terk ediyor. Veya ailemle aramı düzeltiyorum abim komalık oluyor. Şehir değiştirmeye karar veriyorum, her şeyi arkamda bırakmaya hazırlamışım kendimi ama yooook o da nesi öyle biri çıkıyor ki karşıma nutkum tutuluyor. Bunlar sadece benim başıma mı geliyor diye sorgularken kendimi bazen öyle lanet bir şeyler oluyor ki "Tanrım neden ben, neden, neden?" diye haykırmak zorunda kalıyorum. Nefesim kesiliyor.
Bu arada gerçekten neden ben?
Her neyse, bazen kendimle bile kavga edip işleri çığırından çıkarabiliyorum. Yeteneklerim saymakla bitmez. Ebedi huzurun imkansız olduğunu biliyorum ama en azından kısa bir süre de olsa hayatımda bir dinginlik istiyorum. Birkaç ay işten eve geldiğimde ceketimi koltuğun üzerine atıp gazeteyi okumak, haberleri seyretmek, ardından bir film izlemek ve arkadaşlarımla telefonda konuşarak günü bitirmek istiyorum. Ama yok, ne zaman gün böyle başlasa ya telefonda konuştuğum arkadaşım başına bir şey gelir ve gece hastanede biter ya ben gecenin sonunda elimde bir kadeh içkiyle eve sarhoş dönerim ya da kaçırdığım bir randevu yüzünden kendimi dil dökerken bulurum.
İşte bu nedenle kendimle yüzleşmeye karar verdiğim bir dönemdeyken kör olasıca talihim beni yine şaşırtmıyor ve düşünmeye bile vakit bulamayacak ortamlarda sıkışıyorum. Her şey dört koldan saldırıyor üzerime. Sağol felek ama unutma intikam soğuk yenir.
2011 seçimleri için ne yaptın soruna verilecek harikulade bir cevabım var. Vatandaşlık görevimi yaptım ve nedenin anlayamadığım şekilde oy pusulamın 10 yıldır yaşaMAdığım şehir olan Denizli'ye* gönderilmesinin üzerine oy vermeye buraya geldim. Yaklaşık 10 gündür de buradayım.
Seçimler için ailemin yanına gelmekle ne büyük akıllılık/ahmaklık etmişim anlatamam. Tam da kafamın en karışık olduğu dönemde. Kendimi öyle garip, daraltıcı ve anlamlı bir huzurun içinde buldum ki, kelimeler kifayetsiz* kalır. Zira tekrar buraya taşınmayı düşünüyorum.
Sanırım 28 yaşında ailemin yanına dönmek verilebilecek en kötü kararlardan birisi ama ben tüm bu saçmalıkları yazarken annemin içeride bana pizza yapıyor olması kararımı büyük ölçüde etkiliyor. 28 yaşında ailesinin yanına dönen bir obez olmak yüreğime sus serpiyor. Belki ara ara nefesim kesiliyor olabilir ama içimde taşıdığım ve gün be gün büyüyen korkudan daha kötü değil.
Ben bu kararı alırken bütün arkadaşlarımın Ankara'da kalmam konusundaki ısrarcı tavırları sarsıcı olsa da aldığım karardan dönmemeli ve sonsuza kadar ailesiyle yaşamak zorunda olan KALIKlardan* biri olmalıyım. Çünkü hayattaki tek amacım bu... Değil aslında, yersen diye söylüyorum.
Aslında durum şundan ibaret; ailemi özledim. Bensiz büyüyorlar.* Hayatımdaki her son güne bensiz başlıyorlar. Bu biraz çaresizce bir bakış açısı ama bir gün hepimizin öleceği ve benim onlardan 10 yıldır kopuk olduğum bir gerçek. Evimin kokusu da çikolata gibi olduğu için kapıdan girer girmez mutluluk hormonlarını fışkırtmak çok da zor olmuyor. Bir de en kapı gibi gerçek var ki o da işsizim. Sanırım bu yıl biraz kilo alacağım.*
*DENİZLİ: doğduğum ve benim hiç aileminse 10 yıldır yaşadığı şehir.
*KİFAYETSİZ: yetersiz: “Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel / Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu / Bu derde düşmeden önce” -O. V. Kanık.
*KALIK: 1-evde kalmış, içi geçmiş, mutsuz aile ferdi. 2-evinde 80 kediyle yaşayan zavallı kadın modeli. 3-çöp ev sahibi bahtsız ve kimsesiz kişi.
*BÜYÜYORLAR: yazar burada büyüyorlar derken yaşlanıyorlar demek istemiş.