Pazar, Temmuz 28, 2013

Aklımdasın işte ne yapayım?



Bir gece ansızın tak etti. Dedim ki seviyorsan git konuş abi :) gittim konuştum. İçten ve en saf haliyle hiç çekinmeden dedim ki;
"Saçma sapan bir şehre hapsoldum, mütemadiyen seni düşünüyorum, ezikliğim üzerimde bir de kalkmış sana dert yanıyorum."
Şaşırdı haliyle inanmadı belki de altında başka nedenler aradı bilmiyorum. Umurumda da değil açıkçası. Çünkü neredeyse 2 yıldır ne yüzünü gördüm ne de sesini duydum. Acaba böyle bir şey gerçek olabilir mi diye düşünmesi normaldi. Sonra dedim ki;
"Görüşmediğimiz onca zamandır içimde tutuyorum seni, çok acayip bir şey bazen çok yoğun bazen hayal meyal..."

Bu kadar açık bir itiraf...

Bir arkadaşıma bahsettim direk "booty call" dedi.
Ulan farklı şehirlerde yaşıyoruz ne "booty"si ne" call"u dedim. İnanmadı "ergeeeeen" dedi bana. 30 yaşında ergenliğime isyan edesim geldi. Fakat durum gerçekte böyle değil. Çünkü insan ne yaşadığını bilir. Ha bu arada dedim ki seni çok ifşa ederim blog aleminde rezil olursun. İnanmadı bana. Neyse bu defalık affediyorum, bir dahaki sefere facebook adresinin linkini koyabilirim ayağını denk al kamy ;)

Kafanı yastığa koyup hayallere dalarsın ya, biz bir avuç hayalden ibarettik aslında gerçekleşemedik...
"Yine kendi kendime sormadan duramadım,
Niye seni böyle istiyorum diye bulamadım."

Ne tuhafız. Ne anlaşılmaz, ne karışığız.
Aslında sevmek, aşık olmak özünde hiç de bencil olmayan duygular.
Ait ya da sahip olmak değildir sevmek...
Ben de öyle sevdim galiba.
Ve böyle sevmeye devam edesim var.
Kokusuna hasret, gözlerine tutsak ama hep uzakta.
Ve işin en garibi çok gerçek.


NOT: Aşk ağlatır, dert söyletir. Vay arkadaş ne dertli çıktım haaa...

Perşembe, Temmuz 25, 2013

Çünkü;

Biz dosttuk çünkü; yüreklerimiz aynı kafeste çarptı aynı cam vazoyla parçalandı.
Biz dosttuk çünkü; bir nehirdi bizi boğan, boğuldukça boğulduk, gerçekten ve gerçekle vurulduk. Yaralarımızı beraber sardık sonra da tuz bastık. tuz buz olmuş hayatlarımızdan yorulduk.
Biz dosttuk çünkü; dostlar bu günler için vardır diye sırtımızı sıvazladık ama ağladık ve güldük. Gülücükler gözyaşlarımızla boğulsa da biz yine vardık, "varız" diyebildik. Niceleri vardı buna aldırış etmedi, biz yine, yine, yine ve yine güldük.
Biz dosttuk çünkü; aşklarımız vardı bizim ve hep onları anarken yaklaştık, kenetlendik. Belki de bizi bağlayan onların acısıydı. En çok bu noktaya takıldık. Saatler yetmedi, günler yetmedi, kağıt kalem yetmedi. Bir dünya, bu evren yetmedi, biz birbirimize yettik.
Biz dosttuk çünkü; burada, bu odada, aynı mendille sildik hüznü ve kederi, aşk kramplarını ve arta kalanları, komodinin üzerinde kalmış anıları ve sandıktaki umutları.

Maalesef

Yazma hissimi tetikleyen şeylere saplanmamak için nefretime sığınmak benim dünyamın en kaçınılmaz gerçeği.
Bu gecede, bu karanlık üzerine.

Uzanırken semaya küçüldü dünya,
Noktalar birleşip saldırdı aya,
Gözlerimi yumunca hepsi bir rüya,
Büyüdüm yine Küçük Prens* oldum.

*Küçük Prens: Le Petit Prince/ Antoine de Saint-Exupéry.


Çarşamba, Temmuz 24, 2013

Gececi

Gececi olmak emek ister. Önce öğleden sonra kalkacaksın, güneşin batmasına yakın. Sonra 2-3 saat elin ayağın titreyecek mümkünse. Kahvaltıyı en erken 5'te yapacaksın. Ve belki de o saate kadar hala yüzünü yıkamamış olacaksın. Zordur, sanattır, uğraştırır gececi olmak. Vücudunun dengesini bozulacak ama sen buna direneceksin tüm gücünle.

Hava karamaya başlayınca şarabını açacaksın, koca bir kadehe şişenin  yarısını dolduracaksın sonra...
Bir elinde sarhoşluğun, bir elinde sigara dertleneceksin derinden, içten içe. Ama hayat güzeldir, yarın yeni bir gün olacak diye umutlanacaksın bir yandan.

Diğer taraftan karanlık çökecek üzerine, bir gece aklının bir köşesinde dolanan hatıraları tekrar tekrar yaşarken başka bir gece hüzünlü nakaratlar çalacak yüreğinde. 

Bazen kendi kendine bile gülmen gerekecek. Çünkü gülmeden de olmaz öyle. 

Bazen varoluşu sevecek bazen tiksineceksin. Kafandaki savaş asla bitmeyecek. Susmayacak sesler ta ki şarabın bitene dek.

Bazı geceler gözlerin dolu dolu uykuya dalacaksın, bazı geceler yıldızları seyrederek düşeceksin düşlere, bazı geceler duracaksın öylece, boşluğa bakarak geçecek saatler, bazı geceler sadece müzik, bazı geceler victor hugo, bazı geceler sırtında dünyanın ağırlıyla uğurlayacaksın ayı, bazı geceler o olacak  yine aklında ve yine ve yine ve YİNE!


Cumartesi, Mayıs 11, 2013

Nedir o?

Aşk;
Bir deli saçması,
Bir kaç günlük göz yaşı,
Bir akıl karmaşası,
Küçük bir bakışma anı.

Aşk;
Parlak bir tekerlek jantı,
Tereyağlı bir mantı,
Özlemle söylenen bir şarkı,
Elde örülmüş bir atkı.




Aşk;
Bir kelime oyunu, göz yanılması,
Bir halüsinasyon, bir ilizyon,
Sihirbazın en gizli numarası,
Rüyadan daha gerçek bir sanrı.

Aşk,
Yeni bir eve taşınmaktır,
Elinde bir demek çiçek taşımaktır.
Onun gömleğini koklamaktır.
Hüzünlere kadeh kaldırmaktır.

Aşk;
Yanıltır ama yenilmez,
Delirtir ama öldürmez,
Kudurtur ama bitirmez,
Sevindirir ama güldürmez.

Aşk,
Bir külah dondurma,
Kıpkırmızı bir elma,
Bir romandan uyarlama,
Gizli bir antlaşma.


Pazar, Nisan 21, 2013

En Saçma Dövme

Bugün uyandığımda kafanda "hadi kendine güzel bir dövme seç ve hemen yaptır" diyen bir ses vardı. Fakat bu sese kulak vermedim. Dövme azımsanacak bir şey değil a dostlar. Seçtiğiniz şey kadar onu yapan da önemli. Şöyle bir gezinip dövme ararken asla yaptırmamak gereken şeylere rastladım. Güldüm, ağladım, acıdım... 


Şu zavallı kızın hikayesini herkes biliyordur. Kız dövmeciye gidiyor ve gözünün altına ufak bir yıldız dövmesi yaptırmak istediğini söylüyor. Sonra korktuğu için dövmeci kardeş ona sakinleştirici almasını öneriyor. O da sakinleştirici alıp uyuyakalıyor. Uyandığında suratının yıldız haritasına döndüğünü görünce tabi, fotoğrafa böyle poz veriyor. Sonra dava falan açıyor dövmeciye haliyle. Ama bunun bir telafisi yok sanırım. Az daha uyusaydın orada tüm takım yıldızlarını görecektik. 




Sanırım bir de kaş yapayım derken göz çıkaranlar var. Gördüğünüz gibi kızın gözleri ortaya çıkmış. Yalnız bu ifadenin ne anlama geldiğini pek anlayamadım. Acaba eşin dostun gazına geldi de onun kafasında mı bu sevimli kız? Şahtın şahbaz oldun. Valla dövme yaptırmak zor. Bir de bunu kalıcı makyaj adı altında pazarladıkları iyi oldu. Oturt bunu karşına akşama kadar seyreyle. Tabi sonrasında alkolik olmak kaçınılmaz. 



Bir de grupieler var ki onlara çok üzülüyorum. Farklılık yaratmak için hayranı oldukları ünlülerin en ilginç hallerini dövme yaptırmak istiyorlar. Bazıları güzel dövmeciler tarafından yapılmış korkunç fotoğraflar bazılarıysa kötü dövmeciler tarafından yapılamayan absürd dövmeler. Britney Spears hiç bu kadar çirkin olmamıştı mesela. Bunu yaptıran adamın bir sosyolog  tarafından incelemeli ve tezinde direkt bu çalışmayı kullanılmalı bence. Yani dövme kalitesiz değil aslında. Yapan arkadaş uğraşmış belli ki. Ama neden? Nasıl? Hiç mi utanmadın be adam, bunun internete düşüp adının lekeleneceğini de mi hesaba katmadın?



Bu da kurban bayramında kestiği koçunun resmini yaptırmış arkasına. Hayır vermek istediği mesajı tam olarak anlayan varsa bana da izah etsin. Koç gibi adamım diyip bir hevesle yaptırdıysa geçmiş olsun koçum demekten başka bir şey gelmiyor içimden. Geçmiş olsun koçum!



Velhasıl kelam işte böyle. Aslında son bir dövme daha yaptırmayı düşünüyorum. Biraz zamanı var. Şunları gördükçe bu düşünce içime içime kaçıyor ama olsun. Günü gelince güzel bir tane bulurum sanki. Bu arada dünyanın en gereksiz bir kaç dövmesini daha paylaşmassam ölürüm :) Fakat bunlar yorumsuz gerçekten. 

Pazartesi, Nisan 15, 2013

Hayata Küsmek İçin Çok Genç



Hayata küsmek için çok genç, isyan etmek içinse yaşlıyım. Son zamanlarda bir türlü yoluna girmeyen işlerim, bir türlü normal rüyalar görmeyişlerimle birleşince ortaya karnaval tadında bir festival çıktı. 

Cuma, Mart 08, 2013

New Zelandaya Göçesim Var

Darlandım bunaldım bu neymiş ya,
Orlarda hayat sanki bir rüya
Gidip sörf yapalım doya doya
New Zortlandaya göçesim var.

Apartmanlar, bongalowlar gani,
Adaleli, kaslı oğlanlar hani...)
Diyorum ki hayat çok fani
New zelörtdaya göçesim var.

Güney pasifik adaları arasında,
Ekvatoral ilkimiyle, güneşiyle karşında
Ömrüm geçse de Konsolosluk kapısında
New Zelandaya göçesim var.

Kadın candır, Şiir candır!

Ey Kadın! 
Sana ey kanımda eriyen kadın
Can nasıl dayansın, nasıl dayansın?
Mezara çekmekse beni maksadın
Önümde o siyah gözlerin yansın.


Bir sütun alevsin, bir sütun duman,
Yalnız seni görür gözünü yuman.
Senden ateşine bir deva uman
Bari gitsin kara toprağa kansın.



Bir çukur solumda, bir taş sağımda
Kabre girdiğim gün bu genç çağımda
Öyle bir yüksel ki sen toprağımda
Görenler ruhumu tütüyor sansın
Necip Fazıl Kısakürek


Kadın 
Kalıp değil bir fikir... 
Elmas sorguçlu fakir; 
Açıkta sırrı bakir; 
Kadın... 


Çölde kaçan bir serap;
Yönü kementli mihrap... 
Madeni som ıstırap; 
Kadın... 



Dipsiz hasrete tuzak; 
En yakınken en uzak.... 
Tadı zehrinde erzak; 
Kadın... 



Bir işaret, bir misal; 
Ayrılık remzi visal... 
Allah'a yol bir timsal; 
Kadın...
Necip Fazıl Kısakürek


KADIN...
Kimi der ki kadın
uzun kış gecelerinde yatmak içindir.

Kimi der ki kadın
yeşil bir harman yerinde
dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.

Kimi der ki ayalimdir.
boynumda taşıdığım vebalimdir.

Kimi der ki hamur yoğuran

Kimi der ki çocuk doğuran

Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal
O benim kollarım bacaklarım başım
Yavrum, annem, karım, kızkardeşim
hayat arkadaşımdır.
Nazım Hikmet Ran

Çarşamba, Şubat 27, 2013

Regl olmak ve Kozalak


5 ay sonra resmen 30 yaşıma giriyorum. Bu gerçekten bir çağın başlangıcı. Aslında bitişi desek daha doğru olur. Gençlik, güzellik, idealistlik, sorumsuzluk ve alabildiğine fevriliklerle dolu bir çağ bitiyor. Geriye dönüp şöyle bir baktığımda durum çok da iç açıcı değil doğrusu. Boyum uzamıyor ya da  kısalmıyor ama sanırım sorguladığım pek çok soru yön değiştirmek üzere. Artık "Ne olacak?" yerine "Neden böyle oldu?"yu merak ediyorum. Gelecek hala belirsizliğini ve gizemini koruyor elbette. Yalnız bu defa kalın ve kara kaplı bir de geçmiş kitabı var ki evlerden ırak. Haset bir arkadaşın eline geçse Türkiye'ye rezil etmekle kalmaz dedikodumuzu bize Avrupa'nın en uzak noktası olan İrlanda'nın Castletown Bearhaven kasabasına kadar  duyurur. Oradan da artık ünümüz tüm dünyada alır başını gider. 70'lerin unutulmaz dizisi "Freaks and Geeks"de bahsi geçen "Bad Reputation"ın canlı örneği olarak parmakla gösteriliriz valla. Alimallah diyerek  de endişemin boyutlarını ifade etmek istedim.

Bu kadar laf salatasından sonra regl olmaya ve kozalağa nasıl bağlayacağımı merak edenler için hemen  ilk kısma başlıyorum. Konumuz 30'lu yaşlara girmek ve regl olmak. Ben ilk defa regl olduğumda 12 yaşındaydım. Daha çocukluğun ne anlama geldiğini bile tam olarak bilmediğim yaşlarda kadın olmuşum meğer. Ufak bir hesaba vurduğumuzda, 18 yılda her ay 1 kere (ki aslında 21 günde birdir) regl olduğum, her regl döneminin de minimum 4 gün sürdüğü varsayılırsa şu güne kadar toplamda 216 kere ve 864 gün regl olmuşum. Yani hayatımın 2,5 yılı böyle geçmiş. Nasıl geçmiş? Anlatayım. 

Bu güne kadarki hayatımın 216 günü ne kadar acılı ve sancılı başladı bilmiyorsunuz, tahmin edebilirim diyorsunuz ama edemezsiniz. Çünkü bu 216 günün hepsi aşağı yukarı ilkinde olduğu gibi başladı. Daha güneş bile doğmadan sabah 3-4 sularında bir huzursuzluk, kötü bir refleksle uyanıyorsun. Etraf karanlık ve sessiz. İçinden, derinden usul usul gelen bir ağrı var biliyorsunuz ama adlandıramıyorsun. Diğer tarafa dönersen belki uyuyakalırım diyorsun ama olmuyor, an be an daha da şiddetleniyor. Birden üşümeye başlıyorsun. Pencereden mi ne, bir yerden soğuk ensene ensene öyle bir vuruyor ki titremeye başlıyorsun. Kemiklerinde hissediyorsun soğuğu. Öte yandan üstüne çektiğin yorgan ve varsa battaniye seni  terletiyor. Her hareketinde yorganın altına giren hava kütlesi dişlerini titretmene neden olacak kadar üşütüyor bedenini. Bu arada tırnakların morarıyor. Acıdan gözünden yaş geldiği oluyor ama oraya çok takılmıyorsun. Daha 12 yaşında bir çocuk olarak neden hastalandığını anlamaya çalışıyorsun. Anneni uyandırıyorsun korka korka. Kötü bir şey yapmışsın da suçluymuşsun gibi. Sana o saatte anlatabileceği kadarını anlatıp bir ped veriyor. "Bunu kullan" gerisini de sonra anlatırım diyor. Daha 12 yaşında bir çocuk olduğun için ve yıllardan 1994 olduğu için, ne ağrını geçirecek bir ilaç var, ne de o ilacı almana müsaade edecek yetişkinler. Saatlerce kıvranıyorsun yatakta. Bunun ilk defa başına geldiği için bir daha olmayacağını sanarak geçen korku dolu bir gece... Sabah okula gitmek için yataktan kalkmanla tüm gücün bir anda gittiğini fark edip yere yuvarlanman bir oluyor. Bacakların tutmuyor. Ellerin titriyor. Bir yandan üşüyüp bir yandan soğuk terler boşalıyor vücudundan. İlk defa olduğu için son sanıyorsun. Ve katlanıyorsun. Bundan sonraki 18 sene boyunca, her ay bir kez bunu aynı şiddette ve aynı belirsizlikte yaşıyorsun. Ne zaman olacağı belli değil mi ona göre tedbir al diyecekler için söylüyorum. Hayır efendim belli değil, 21 ile 30 gün arasında bir sürede olabiliyor. Bazı geceler, ağrıdan kusuyorsun. Bu arada ağrıdan kusmanın ne olduğunu bilen bir adam var mı aramızda? 

Yıllar geçtikçe alışmaya başlıyorsun. Bunu hayatının bir parçası olarak kabul ediyorsun. 18-19 yaşlarında ilaçlar çıkıyor piyasaya. Ağrıların  1-2 saate iniyor. Nispeten daha iyi diyorsun. Yine de bazı geceler  ağrıdan hastaneye kaldırıldığın oluyor. Üniversite hayatı zor. Ama lisedeki gibi her allahın günü okula gitmek zorunda olmuyorsun. Vize, final haftasına denk geldiyse vay haline. O halde bir de soru çözüyorsun. Ayaklarını yere vura vura bağırmak geliyor içinden ama oturup paşa paşa dolduruyorsun kağıdı. Bazen iyi bazen kötü. 

İş hayatı daha da zor. Uykusuz ve ağrılı geçen bir gecenin akabinde, belin iki büklüm o kıyafetleri ipe ipe giyiyorsun, makyajını yapıp, saçlarını güzelce topluyorsun. Topuklu ayakkabını da ayağına geçirip doğru işe kaykılıyorsun. Seksist patronun halinden anlamıyor ama iş arkadaşların dışarıda yemekte kodamanlarla işkembesini dolduran o ruhsuz amirini arayıp "Arkadaşımız pek iyi değil doktora mı yollasak?" diye telefon açtığında, kocabaş "Ben gelip bir göreyim de bakarız." diyip lavaşına adana doldurup, ayranını höpürde höpürdete içiyor. 1 saat sonra seni görüp "neden beni beklediniz çocuklar, arkadaşımızın hali kötü, anlayamadınız mı?" diye de ortaya karışık bir fırça atarak insanlık dersi verdi mi, değmeyin keyfime. Saniyede 360'a yakın hormon salgıladığın bir dönemin... Adam şansını çok zorluyor.

Yıllar böyle gelip geçiyor. Bir de bakıyorsun 30 olmuşsun. Artık yavaş yavaş sevebileceğin ya da güvenebileceğin bir adam olmadığını kabulleniyorsun. İşte, içten içe istediğin ama asla doğuramayacağın bir çocuk için yıllarca bu acıları çekiyorsun. Çekmeye de devam edeceksin üstelik. Sonra adamın biri karşına geçip "Kadınsın sen  doğurganlıktan o" diyor ya, sivilce kadar beynini tırmıklayıp ağzına kürekle vurasın gelmiyor mu!?... Biz bilmiyoruz ya öyle olduğunu. KO-ZA-LAK!

Ve böylece hikayemizin başlığında geçen "regl olmak ve kozalak" arasındaki bağlantıyı kurmuş oluyoruz. Hikayedeki olaylar abartı sanmayın. Beytepe'de geçen üniversite hayatımda evime 2 kere medikonun ambulansıyla bırakılmış biri olarak az bile anlatmış olabilirim. Artık bundan sonra anlatabileceğin tek bir hikaye kalıyor geriye. O da; 18 yıl boyunca sıcaklığın  40 dereceyi bulduğu kavurucu yaz aylarında, 4 gün 4 gece, bir saniye bile çıkaramadığın pedinin popona nasıl yapıştığını kadın sohbetlerinde anlatarak gülüp eğlenmek. Çünkü bir kozalak bunu da asla anlamayacaktır. 

NOT: Bu yazımı, "Kadın olmak zor." klişesi dillerine pelesenk olmuş ruhsuz, empatiden yoksun kozalaklara ithaf ediyorum. 

Cumartesi, Şubat 23, 2013

Gece gece


Umut yakama yapışma, unut. 
Unut beni ve git buralarda kurtar kendini. 
Çamurlu bu yerlere basmadan, 
ayağına bulaşmadan pisliği. 
Nefretin nefesini ensende hissetmeden uzaklaş yavaş yavaş.
Pencereden içeri sızıyor soysuzluk. 
Camlardan akıyor hınç. 
Kaos ve gaddarlık bahçede çimlerin üzerinde.
Sinsice arkandan sokulmadan bir "hiç", git buradan. 


Bir bak, biraz oku akabinde dinle.


Oksimoron



Lal hatip vuruyor inceden saza,
Paylaşılan yalnızlıklar  kaza,
Birinci geleneksel aşk oyunu,
Sessizce haykırıyorum sonunu.


(Şiirindeki 4 oksimoronu bulunu ;)

Cumartesi, Şubat 16, 2013

Neymiş Hümanizm


Bence hayvanlar bizden daha insan. Ruh halimize göre kılık değiştiriyoruz, surat değiştiriyoruz. Sabah mutsuz uyandıysak karşımıza çıkan insana selam vermek bile zor geliyor. Bunu kendimize hak görüyoruz. Peki ama acaba karşımızdaki insan bu saygısızlığı hak ediyor mu? Ufak bir "günaydın"ı bile, gördüğümüz bir rüya yüzünden insanlara fazla gördüğümüz olabiliyor. İyi de bu işte karşıdaki insanın suçu günahı ne? 

Tabi ben bunları düşünürken Ankara'da bir öküzcan  ufak tefek bir adama omuz atıp özür dilemeyi aklına dahi getirmeden pis pis gülerek yoluna devam ediyor. İstanbul'da Beyoğlu'nda kronun biri eski sevgilisi onu terk etti diye kadını kalabalıktan hiç çekinmeyerek bir güzel tokatlıyor. Denizli'de itin teki arabasında müziği son ses açmış sevdiği kızın evinin önünde tur atıp milletin uykusunu bölüyor. Manisa'da bir kozalak rakı şişesinden aldığı cesaretle duvarlara işiyor. Adıyaman'da saftorik bir genç tavuk kovalayarak erkekliğe ilk adımını atmaya çalışıyor. Antalya'da bir Rus fiziksel olarak iyi görünüyor diye yurdum delikanlısını ezip buruşturup çöpe atıyor. Edirne'de bir öğrenci, hesaba parası çıkışmayan gencin onurunu ikinci kez kırarak "paran yoksa beni niye çağırdın" diyor.

Oysa aynı anda hırsız giren bir evde, cabbar köpek, sahibini  korumak içi havlamaya başlıyor. Bir kedi çişinin üstünü kapatıyor, kokup çevreyi kirletmesin diye. Bir arı muhterem kakasıyla bize bal üretiyor. Masum fare sırf genleri yakın diye İsviçreli bilim adamları tarafından çeşitli deneylere maruz kalıyor. Ve yumuk gözlü koca yürekli bir balina da  xx firmasının rujları için vücudunu feda ediyor. Kendisine fikrini sormuşlar mı bilemiyorum. Tek bildiğim ruj sürerken gözümde canlanan şu kare; büyük beyaz beni hunharca parçalara ayırıp bir lokmada yapış yapış midesine indiriveriyor. 

Bu yüzden demem o ki hayvanlar 21. yüzyılda bize nazaran daha insan. Hakkı'nın hakkını Hakkı'ya vermeli diyor ve takdiri siz değerli okurlarıma bırakıyorum. 

Tüm bu sebeplerden dolayı şunu da eklemeden geçemeyeceğim;
GO FART YOURSELF


Çarşamba, Ocak 23, 2013

Neden Olmuyor?

-- Neden olmuyor?
-- Ne olmuyor?, dedi cevaben.
Oysa ben genel bir soru sormuştum, spesifik bir şey değil.  Neden olmuyor bir türlü? Yani bilirsiniz, hayat istediğimiz gibi gitmiyor, isteklerimiz hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmiyor. Varmak istediğimiz yere varamıyoruz. Ya da elde ettiklerimiz yeterince tatmin etmiyor. "Neden olmuyor?" diye sorarken bunu kastetmiştim. Anlamak çok zor değil. Sadece biraz odaklanmak gerek. Fakat zaten bunu yapacak kapasitemiz olsaydı cevabı da biliyor olurduk değil mi? HAYIR. Tembelliğimizden utanmıyoruz ya bir de ona kızıyorum. 
Buna benzer bir cevap verdim işte.Uzun süren bir sessizliğin ardından derin bir nefes aldım ve soruyu daha açık ifade etmeye çalıştım.
-- Neden hiçbir türlü tatmin olamıyoruz?
-- Çünkü tatmin olan yerlerimiz bozuk!
-- Doğru.
Üzerine uzun uzadıya düşünecek değilim. Sorun bizdeydi, onda değildi.



Salı, Ocak 15, 2013

Bizi zincire vuran kimdir?


"...
Severek yaşadığımız hayatımızı onurlandıran kimdir?

O canavarları bize öldürmemiz için gönderen

Ve aynı zamanda asla ölmeyeceğimizi işaret eden kimdir?

Neyin gerçek olduğunu ve yalanlara gülüp geçmeyi öğreten kimdir?

Neden yaşadığımıza ve neyin uğruna 
canımızı vereceğimize karar veren kimdir?

Bizi zincire vuran kimdir?
 Ve özgürlüğümüzü sağlayacak anahtarı elinden tutan kimdir?
Sensin!
İhtiyacın olan tüm silahlara sahipsin.
Haydi savaş!"


(
Who honors those we love 
with the very life we live?







Who sends monsters to kill us


And at the same time 
sings that we'll never die?





Who teaches us what's real 
and how to laugh at lies?

Who decides why we live 
and what we'll die to defend?





Who chains us?


And who holds the key 
that can set us free?



It's you.

You have all the weapons you need.

Now fight.)























Ruh nedir bilir misiniz? Ruh bir radyo dalgasıdır. Sizin için uzun ama esas olarak kısa bir süre özel yayın yapar ve sonra gider. Ruh terk ettikten sonra beden leşten pek de farklı sayılmaz. Kendinizi ayrıcalıklı ya da biricik hissetmeyin. Yayın süreniz dolunca hepiniz toprağın altında solucanlar beyninize ulaşmaya çalışırken öylece yatıyor olacaksınız. 

Bu arada insanlar ruhun  bedenden ayrılmış halini, kafalarında hep bir siluet olarak canlandırır. Ne yazık ki bu da yanlış. Maalesef ruh şu anki görüntünüzün bir yansıması değildir. Belki de bir çizgiye daha çok benzer ruh.

Aklınızın yetmediğini kabul etmek zor değil mi? Zekanız çıkışmıyor anlamaya. O halde tek çare inanmak yatağın altındaki canavara.