İnsanın uykusu sabah 7 buçukta kaçar mı? Kaçıyor.
Eskiden kısa gelen zaman birimleri şimdi öyle uzun geliyor ki... 4-5 Ayda insan sil baştan değişebiliyor ya da şöyle söyleyeyim o kadar kısa sürede yıpranıyor.
Mutlu insanlara artık gıptayla bakıyorum. Çünkü gerçekte mutluluk diye bir kavram olduğunu biliyorum. Bir zaman önce mutluydum diyebilirim.
Hayatta en büyük zevkimin yapayalnız kalmak olduğunu bir kez daha anlamanın kabul edilemez ağırlığı var üstümde.
Sanki tepemde devasa bir el varmış da sürekli bastırıyormuş gibi.
Haftada en az 5 kere kabus görüyorum. Depresyon mu stres mi bilmem ama huzursuz olduğum kesin.
Bazen günah çıkarır gibi dua ediyorum sonra da "sen tanrıya inanmazsın ki bu ne şimdi" diye kızıyorum tutarsızlığıma.
En büyük pişmanlığım da 5 yıl önce ertelediğim şeyler...
Aslında her şeyin özü de şu;
ben bu toplumun kölesi olmak istemiyorum.
Yahu insanlar bir garip. Ya da ben gittikçe içime kaçıyorum. Laf olsun diye verilmiş selamlar ciddi ciddi sinirimi bozuyor. İçten bir "nasılsın" demek gün geçtikçe zorlaşıyor mu ne. Çok kro bir tabir olacak belki biliyorum ama beni sevmeyen insanların bana selam dahi vermesini istemiyorum mesela. Hayatımda işi olmayan insanlarla ne yapabilirim acaba?
Dünyanın, kendi etrafında dönüşleri, güneş etrafında salınması, değişik pozisyonlara girip bize sürprizler yapması, yer yer şişik olması, kimi zaman sıcaklaşması, yani devinimleriyle bizlere binlerce soru işaretinin yolunu yakması, bunların hepsi çok ince hareketler. Ancak biz bu hareketlerin varlığı sırasında ordan oraya sıçrayan minik noktalardan ibaretiz. Bunun farkında olsak da olmasak da tüm evrenin varlığı göz önüne alındığında ancak bir tavşanın üstündeki bir tüy olduğumuzu kabullenmek gerek, değil mi Sophie?
Bir arkadaşım sevgilisine
"Şunu yapmalıyız" gibi bir cümle kurduktan sonra çocuk;
"Dünya bir toz bulutundan ibaret biz -meli -malı diyoruz ne ilginç değil mi" diye sormuş.
Zaman zaman önemsizliğimizi anladığımız oluyor. Peki hangi sebepten dolayı robotlaşıyoruz? Her gün aynı saatte uyanıp, aynı şeyleri yemeye ne zaman başladık? Çoğunlukla aynı konulardan konuşup ortalama 300 kelimeyle yetinmeyi kimden öğrendik?
Herkese oluyor mu bilmem ama ben sık sık beynimin içinde sesler duyuyorum. Şuraya git! Bunu ye! Burada otur! Şunu sev! Tamam her duyguyu anlıyorum da bu sevmek işi biraz enteresan. Sevgililer gününde eksiklik duymaya neden olan hormonun adını da oldukça merak ediyorum. Öğretilerimizin yalan ve saçmalıktan ibaret olduğunu anladığımda önce biraz öfke duydum. Sonra kendi doğrumu(?) buldum. Bu halimle beni kabullenen az olsa da bir kaç insan bulabiliyorum. Belki de benim şansım. Peki ya tavşanın üstündeki diğer binlerce tüye ne olacak? Bunu beni ilgilendirmemesi gerekir oysa ben yine de merak ediyorum.
Ne olacak?
Bir yıl sonra hala yatağın aynı tarafından kalkıp ütülenmiş kıyafetlerini hızlıca giyip işe koşan adama ne olacak? Mutlu olmaması bir şeyi değiştirmez ama MUTLU OLMASI çok şey değiştirir bence. Masasının üzerindeki notlardan gına gelmiş ve son 5 yıldır tatile gitmemiş satış temsilcisi bu yıl aşık olacak mı? Etrafında güvenmediği tonla insana rağmen güvendeymiş gibi yaşayan o kadın "yeteeeeeeeeeeer" diyip filmin o karesinden çıkabilecek mi? Çocuk kendi başına yaşamayı öğrenecek mi?
Kendimi bir an herhangi bir arkası yarın dizisinin kamera arkasındaymış gibi hissettim. Çünkü bunları gerçekten merak ediyorum. Çok gereksiz şeyler! Oysa sadece robotlaşmadan insan olmaya çalışıyorum.
Not: ayça bu yazıyı okursan başlığıma dikkat çekmek isterim :)
Morientes.
Eğer Morientes yanımda olsaydı ona sabah erkenden yürüyüşe çıkmayı teklif ederdim.
Büyük ihtimalle kabul etmezdi.
İşlerinin yoğunluğundan buna ayıracak vaktinin olmadığını söylerdi.
Morientes daha sonra buna üzülüp "peki ya şuna ne dersin"le başlayan bir cümle kurardı.
Sabah serinliğinde bisiklet turu yapmayı,
akşam üzeri keyifli bir yerde iki kadeh viski içmeyi,
belki de uyumadan art arda bir kaç film izlemeyi teklif ederdi.
Ben de göz bebeklerim büyümüş, çocuklar gibi şen, düşünmeden kabul ederdim.
Büyük ihtimalle ilk ikisini yapamayıp film izlemeyi tercih ederdik.
Morientes o akşam eve gelirken bir şişe de şarap alırdı belki.
Kırmızı.
Benden ışıkları söndürüp bir kaç mum yakmamı isterdi.
"bir iki meze koysak ne iyi olur" derdi büyük ihtimalle.
Meze yerine çerez çıkartıp ayaklarını sehpaya uzatır,
hangi filmi izlemek istediğimi sorardı,
ve sonra da benim seçtiğim filmi açardı.
Belki sonra omzuna başımı yaslar biraz askıntı olurdum ona.
Kokusunu içime çekerdim onsuz günlerde yokluğunu daha az hissetmek için.
O an başka başka dünyaların hayallerini kurar birbirimize anlatmazdık.
Belki içimizden konuşur bakışmadan da anlaşırdık.
Belki de daha ilk bölüm bitmeden ben çenemi tutamadığım için konuşmaya başlardık.
O an dünya dururdu ve biz saatlerce bir şeyler hakkında konuşmaya devam ederdik.
Belki de o kadar çok konuşurduk ki film biz izlemeksizin peş peşe 5 kere dönmüş olurdu.
Belki havanın aydınlandığını bile anlamazdık,
uykusuzluğumuzu da anlamazdık,
Belki hava usul usul aydınlanırken balkona çıkıp trabzandan sarkardık.
Belki birbirimize hiç bakmadığımız o anda ellerimiz birbirine değerdi
ve biz gülümserdik,
gülümsemelerimiz birbirine değerdi daha da gülümserdik.
Hafif hafif kar yağmaya başlardı biz balkondayken.
Bir süre izlerdik sessizce, temizlenircesine.
Belki üşür içeri girerdik, uykumuz kaçardı çoktan, kahvemizi içerdik.
Tek bir battaniyenin altına sığınır umut ederdik "keşke..."
Belki kara rağmen o çıkamadığımız sabah yürüyüşüne çıkardık.
El ele de tutuşurduk, kahkahalar da atardık.
Ben önden koşardım yakalayamasın diye ama o illa ki yakalardı.
Koşup ansızın sırtına bile atlardım belki.
Şu yaşta hiç utanmadan yapabilirdim bunu.
Kara yatıp melek yapardık kollarımız, bacaklarımızla.
Yine ellerimiz birbirine değerdi ve biz yine gülerdik, hayatımızın en güzel günüymüşcesine.
Bugünü sonsuza dek unutmayalım diye karın üzerinde kalan izimizin fotoğrafını çekerdik,
çerçeveletip odamıza koyardık belki.
Belki bana hayallerimi sorardı ve oturup bunlar hakkında konuşmaya başlardık.
Bu sırada iki üç kere kar topu atardı, ben de sinirlenmiş gibi yapardım.
Orada saatlerce konuşup zamanı unuturduk belki de.
Belki de yüz yıl geçerdi bunlar olurken, biz fark etmezdik, kanardık birbirimize, dalardık birbirimize.
Belki o konuşma sırasında yüzündeki her ince ayrıntıyı hafızama kazırdım,
Bir gün gelip ayrılsak bile unutmamak üzere.
Belki de bunlar hiç yaşanmamıştır, hayal kurmuşumdur Morientes...
Ama demezler mi o zaman anıların arasına sıkışmış bu fotoğraflar ne?