Pazartesi, Şubat 14, 2011

KaDıNLaR

 

8 Mart Dünya Kadınlar Günü hepimizin bildiği gibi 1975 yılının Kadınlar Yılı olarak ilan edilmesinden iki sene sonra neredeyse tüm dünyada tarafından resmi olarak kutlanmaya başladı. Bununla birlikte kadının bireyselliği ve özgürlüğü de ön plana çıktı. Dünya Kadınlar Günü sebebiyle bu yazıda sizlere bu güne dair dünyada ve Türkiye’de azmi ve başarısıyla adını tarihe kazımış birkaç kadından söz etmek istiyorum.
Öncelikle Atatürk’ün manevi kızı ve dünyanın ilk savaş pilotu Sahiba Gökçen’den başlamak gerek diye düşünüyorum. Sabiha Gökçen Türk Hava Kurumu'nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu'na girdikten sonra Ankara'da yüksek planörcülük brövelerini aldı. Yüksek planörcülük eğitimini tamamlayan Gökçen gördüğü özel eğitimden sonra askeri pilot oldu, avcı ve bombardıman uçaklarıyla uçtu. Dersim Harekatı'na katıldı. Balkan devletlerinin davetlisi olarak, uçağıyla Balkan turu yapan Gökçen, daha sonra Türk Hava Kurumu Türkkuşu'na başöğretmen tayin edildi. Kuşkusuz ki; Sabiha Gökçen tüm kadınlar için ilham kaynağıdır.
Mary Wollstonecraft kendi ailesin tarafından ikinci sınıf insan muamelesi görmüş ve bu sorunsalın üzerine giderek 1791 yılında yalnızca erkeklerin katılabildiği bir ulusal kongreye Kadın Hakları Bildirgesinin sunulmasına ön ayak olmuştur. Bir yıl sonra yayınladığı “Kadın Hakları Savunusu” adlı kitabıyla uluslararası üne kavuşan Wollstonecraft dönemin zorlu şartlarına rağmen hayatının sonuna kadar kadın olmanın yanı sıra bir birey olarak da yaşamayı başarmış ve kendinden sonraki kuşağa, bıraktığı eseriyle ışık tutmuştur.
Türk Sanat Müziğinin yaşayan efsanesi Müzeyyen Senar’in hayranlık uyandıran sesi Atatürk’ün dahi ilgisini çekmiş ve özel meclislerde Atatürk için şarkı okumuştur. Devrin önemli ustalarından ders alan Senar onların bestelerini de okuma fırsatı yakalamıştır. Susan B. Anthony Amerika’da kadın hakları konusunda mücadele veren kişilerin başında yer almış ve kadınlara oy hakkı tanıyan anayasa maddesinin yürürlüğe girmesine büyük katkılar sağlamıştır. Öyle ki; kadın giyimi üzerindeki kısıtlamaları protesto etmek için eteğinin altına bol pantolon giyerek dolaşmıştır.
Halide Edip Adıvar hiç şüphesiz 19.yüzyılın unutulmaz isimlerinden biridir. Hem edebi hem siyasi hem de ideolojik anlamda dönemin çok ilerisinde yaşayan bir kadın olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.  Yirmi bir roman, dört  hikaye kitabı, iki tiyatro eseri ve birçok inceleme yayınlayan Adıvar romanlarında kadının eğitimi ve toplumdaki yeri konusuna çokça değinmiş ve dönemin klasik ev kadını imajını değiştirerek kadın hakları savunuculuğu yapmıştır. Çok iyi derecede İngilizce ve Fransızca bilen Adıvar yurt dışında yaşadığı sürece kaleme aldığı eserlerle dış ülkelerde en çok tanınan Türk yazarlarından biri olmuştur.
Marie Curie radyoaktivite üzerine yaptığı çalışmalarla Nobel Ödülü alan ilk kadındır. Opera sanatçısı ve ressam Semiha Berksoy Avrupa’da sahneye çıkan ilk Türk opera primadonnasıdır. Filozof Simone de Beauvoir özellikle “İkinci Cins” ((Le Deuxième Sexe) adlı eseriyle modern feminizmin temellerini atan kadın yazardır. Remziye Hisar Fransa’da Sorbonne üniversitesinden mezun olan ilk Türk kadın ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın kimyacısıdır. Hellen Keller çocukluğundan beri kör, sağır ve dilsiz olmansa rağmen hayattan kopmamış, kendini engellilere yardım etmeye adamış örnek alınması gereken kadındır. Türkiye’nin ilk kadın muhtarı Gül Esin Aydın kumarı yasaklayarak Atatürk tarafından ödüllendirilmiştir. Aynı zamanda kadın haklarına yönelik çalışmalarıyla da önemli katkılar sağlamıştır.   Coco Chanel modern çizgileriyle yeni bir dönem başlatmış ve moda kavramının temel taşlarını oluşturmuştur. Döneminin en önemli kadın atletlerden biri, yirmisi Wimbledon olmak üzere 67 madalyası olan Billie Jean King spora kadın-erkek eşitliği kavramını getiren kadındır. Siyasi görüşleriyle ön plana çıkan Frida Kahlo bir çok ünlü ressamın övgüsünü toplayabilmiş başarılı bir ressamdır.

Edebiyattan siyasete, müzikten bilime, felsefeden yöneticiliğe KADIN yüz yıllardır her alanda kendini ispat etti ve sayısız başarılara imza attı. Taktire şayan bu insanları ve adını buraya sığdıramayacağım bir çoğunu saygıyla anarak tüm anneler, genç kızlar ve kız çocuklarının Dünya Kadınlar Günü’nü bir kez daha kutlarım.

Cumartesi, Şubat 12, 2011

Kalbinde boşalan yerleri doldurmak yerine  boş alan yarat ki yenilerine yer açılsın

Cuma, Şubat 11, 2011

İNSaNLıK DuRuMu


İnsan olmak ne zor bir şey. Çalışıp çabalayıp her şeyden yakınmaktır insan olmak. Her şeye verecek bir cevap bulmak. elindekinin değerini bilmeyecek kadar egoist, hep daha fazlasını isteyebilecek kadar tatminsiz.


Oysa her şeyin bir sınırı vardır. Tıpkı ömür gibi. Şu ahi ömrümde bunu da yaşadım ya, ölsem de gam yemem artık, gibi cümleler yok hayatımızda. Bir sonu yok istemenin. Ama elde etmek öyle değil. 

Elde etmişlik eşittir mutsuzluk. Bir sonraki levela geçmek gibi.Peki ya sonra? Her oyunun bir sonu vardır. En basit oyun olan hayatın bile. Ama istemenin yok. Sahip olmanın verdiği haz, üç gün sonra yerini sıkılmışlığa bırakıyorsa ne için yaşıyor insan?

Sürekli çaba harcamak, daha fazlasını elde edip sahip olduklarından sıkılmak, bıkmak için mi?
Dostlarından bile sıkılıyor insan. Karılarından, kocalarından, evlerinden, işlerinden. Her her gece sarıldığı yorgandan, en parasızken sahip olduğu en değerli şeyden sıkılıyor insan…
Mutluluk bir tür hastalık. Mutlu etmekse imkansız. İnsan dediğimiz şey çok garip bir varlık. Vazgeçemediğimiz tek şey yakınmak sanırım. O da doğamızda  mı var acabaaaa?

GüLLeR AÇMaK



Kafeste de özgürdür insan düşünmeyi bildiği sürece



İçmek isterim, koşarcasına
Turuncu, sarımtırak güller açmak…
Pis bir nefret yaşıyorum,
Yeşillere dair her şey çirkin.
İçmek isterim, kusarcasına.
Mavi bir acı yaşıyorum.
Kim bilir bu kaçıncı?
Kaçıncı hayatımda, hangi günahı işliyorum?
İçmek isterim ve ölmek.
Gri zehrimi atıp toprağa,
Yeryüzünde hiçbir gül kalmayınca,
Turuncu, sarımtırak güller açmak…



Perşembe, Şubat 10, 2011

DEĞİŞİM, BİR BİREY OLARAK…


Ne yazık ki insanlar değişmiyorlar. Tek yaptığımız zamana ayak uydurmak. En son çıkan trendleri takip edip “iphone”un son model cep telefonlarını kullanıyoruz. Taksiye binince elimizdeki “gprs”li telefonumuzla 40 yıllık taksicilere yol tarif ediyor, pastanede yediğimiz tiramisu hakkında, internetten edindiğimiz bilgilerle ahkâm kesiyoruz. Bir tabak makarna yapmaktan aciziz oysa. Hepimizin evinde lcd televizyonlar var ve onlara bakarak günü bitiriyoruz. Ultra sessiz çamaşır makinesi çalışırken biz yıkanmış bulaşıkları raflara yerleştirmekten aciziz. Değişim zannettiğimiz şey sadece teknolojinin kölesi olmak aslında. Bunu da o kadar gönülden yapıyoruz ki bir bir tükettiğimiz en değerli anları göz ardı ediyoruz. Yazık ediyoruz. Teknoloji o kadar hızla ilerliyor ve değişiyor ki kendimizi anlamadığımız bir ton kalıbın içine sokarken bir yandan da ne kadar değiştik diyoruz. Öyle sanıyoruz ama değişen ve gelişen dünyanın etrafında biçare dönen ay kadar bile olamıyoruz. Çünkü pasif köleleriyiz o dünyanın.

Ne yazık ki insanlar değişmiyorlar. Kendimizi ne kadar tanıyoruz ki değişip değişmediğimize kanaat getirelim… Hayata gözümüzü açtığımız andan itibaren öğretilmiş, ezberletilmiş, hap gibi yutturulmuş kalıplarla yaşamayı öğrenen bir nesiliz biz. Bir önceki cümlenin içinde geçen klişeler hiç kimsenin gözüne batmıyor örneğin.  Kendimizi bulmamız, keşifler yaparak, deneyerek öğrenmemiz gereken yaşlarda Amerikan idollerine benzemek için ne gerekiyorsa yapmışız. Gazete yerine dergiler okumuş, seçici olmak yerine bizim için seçileni giymişiz. Hayattan herkesin ayrı ayrı alabileceği tatlar varken herkesin aldıklarını biz de tadalım istemişiz. Özgürce nefes almanın zevk ve huzurunu gözden kaçırmışız. İnsanın kendi kendine yetebilmesi kadar güzel bir şey varken biz birilerine muhtaç yaşamaya alışmışız. Hayallerimiz; dile yeteneğimiz olmasa bile İngilizce eğitim veren bir okulda okumak, geleceğimizi garanti almak için mühendislik, tıp, hukuk gibi bir bölümden mezun olmak, henüz birey olamamışken çiftleşip münasip bir eş bulmak, düzgün bir yuva kurmak, karakterimize aykırı olsa da devlet dairesinde 9-6 çalışıp ömür tüketmek,  emekliliğimizin geleceği günü beklemek, ikramiyeyle de bir ev alıp çoluğu çocuğu baş göz etmek olmuş. Oldurtmuşlar.

Oysaki ne güzeldir kendi kendine vakit geçirmek. Ne güzeldir kimse olmadan dışarı çıkıp insanları izlemek, bir köpek besleyip her sabah havlamasıyla uyanmak. Ne güzeldir sevdiğin kadınla/erkekle öpüşmek. Ne büyük bir özgürlüktür bir yere sırf sevmiyorsun ya da o anda istemiyorsun diye gitmeyerek kendini eve kapatmak, pijamalarını giyip evin içinde sefil bir halde film izlemek. Ertesi gün en sevdiğin pantolonunu sırf kendini iyi hissetmek için giyip saçını da her zamankinden farklı toplamak. Dünyanın en akıllıca işi karı koca olmadan önce sevgili olmayı başarmaktır. En büyük meziyet ise keyif alacağın işin ne olduğunu bulmak olsa gerek. Hayattaki en büyük lüks kendini tanımaktır bence. Bizi neyin nasıl mutlu edeceğini bilirsek tercihlerimizi de o yönde kullanır ve başarılı olabiliriz aslında. Böylelikle değişmeyi ya da değişmemeyi de tercih edebiliriz doğrusu.

Değişim zamanı. Bütün tabularımı bugün yıkabilirim. Ya da sıkı sıkı sarılabilirim. Çevremde değişen ve önüne geçilmeyecek şeylerden zevk alabilirim. Kırışıklıklarımı sevip onlarda anılarımı yaşatabilirim. Çocukken oturduğum evin önünden geçip bahçedeki ağaçlara dokunmalıyım. Sokağa attığım oyuncağımın üzerinden geçen arabanın lastik izlerinin yıllar içinde nasıl silindiğini canlandırmalıyım gözümde. O toprak yolların birer birer asfalt oluşunu, bahçelerin yerine binaların inşa edilişlerini düşünmeliyim. Ve artık kabul etmeliyim.  Ne ben eski benim ne de eskiden bir şey var bu yeni yerlerde. İşte bu nedenle değişmek şart, tabi ki bir birey olarak…