Çarşamba, Şubat 27, 2013

Regl olmak ve Kozalak


5 ay sonra resmen 30 yaşıma giriyorum. Bu gerçekten bir çağın başlangıcı. Aslında bitişi desek daha doğru olur. Gençlik, güzellik, idealistlik, sorumsuzluk ve alabildiğine fevriliklerle dolu bir çağ bitiyor. Geriye dönüp şöyle bir baktığımda durum çok da iç açıcı değil doğrusu. Boyum uzamıyor ya da  kısalmıyor ama sanırım sorguladığım pek çok soru yön değiştirmek üzere. Artık "Ne olacak?" yerine "Neden böyle oldu?"yu merak ediyorum. Gelecek hala belirsizliğini ve gizemini koruyor elbette. Yalnız bu defa kalın ve kara kaplı bir de geçmiş kitabı var ki evlerden ırak. Haset bir arkadaşın eline geçse Türkiye'ye rezil etmekle kalmaz dedikodumuzu bize Avrupa'nın en uzak noktası olan İrlanda'nın Castletown Bearhaven kasabasına kadar  duyurur. Oradan da artık ünümüz tüm dünyada alır başını gider. 70'lerin unutulmaz dizisi "Freaks and Geeks"de bahsi geçen "Bad Reputation"ın canlı örneği olarak parmakla gösteriliriz valla. Alimallah diyerek  de endişemin boyutlarını ifade etmek istedim.

Bu kadar laf salatasından sonra regl olmaya ve kozalağa nasıl bağlayacağımı merak edenler için hemen  ilk kısma başlıyorum. Konumuz 30'lu yaşlara girmek ve regl olmak. Ben ilk defa regl olduğumda 12 yaşındaydım. Daha çocukluğun ne anlama geldiğini bile tam olarak bilmediğim yaşlarda kadın olmuşum meğer. Ufak bir hesaba vurduğumuzda, 18 yılda her ay 1 kere (ki aslında 21 günde birdir) regl olduğum, her regl döneminin de minimum 4 gün sürdüğü varsayılırsa şu güne kadar toplamda 216 kere ve 864 gün regl olmuşum. Yani hayatımın 2,5 yılı böyle geçmiş. Nasıl geçmiş? Anlatayım. 

Bu güne kadarki hayatımın 216 günü ne kadar acılı ve sancılı başladı bilmiyorsunuz, tahmin edebilirim diyorsunuz ama edemezsiniz. Çünkü bu 216 günün hepsi aşağı yukarı ilkinde olduğu gibi başladı. Daha güneş bile doğmadan sabah 3-4 sularında bir huzursuzluk, kötü bir refleksle uyanıyorsun. Etraf karanlık ve sessiz. İçinden, derinden usul usul gelen bir ağrı var biliyorsunuz ama adlandıramıyorsun. Diğer tarafa dönersen belki uyuyakalırım diyorsun ama olmuyor, an be an daha da şiddetleniyor. Birden üşümeye başlıyorsun. Pencereden mi ne, bir yerden soğuk ensene ensene öyle bir vuruyor ki titremeye başlıyorsun. Kemiklerinde hissediyorsun soğuğu. Öte yandan üstüne çektiğin yorgan ve varsa battaniye seni  terletiyor. Her hareketinde yorganın altına giren hava kütlesi dişlerini titretmene neden olacak kadar üşütüyor bedenini. Bu arada tırnakların morarıyor. Acıdan gözünden yaş geldiği oluyor ama oraya çok takılmıyorsun. Daha 12 yaşında bir çocuk olarak neden hastalandığını anlamaya çalışıyorsun. Anneni uyandırıyorsun korka korka. Kötü bir şey yapmışsın da suçluymuşsun gibi. Sana o saatte anlatabileceği kadarını anlatıp bir ped veriyor. "Bunu kullan" gerisini de sonra anlatırım diyor. Daha 12 yaşında bir çocuk olduğun için ve yıllardan 1994 olduğu için, ne ağrını geçirecek bir ilaç var, ne de o ilacı almana müsaade edecek yetişkinler. Saatlerce kıvranıyorsun yatakta. Bunun ilk defa başına geldiği için bir daha olmayacağını sanarak geçen korku dolu bir gece... Sabah okula gitmek için yataktan kalkmanla tüm gücün bir anda gittiğini fark edip yere yuvarlanman bir oluyor. Bacakların tutmuyor. Ellerin titriyor. Bir yandan üşüyüp bir yandan soğuk terler boşalıyor vücudundan. İlk defa olduğu için son sanıyorsun. Ve katlanıyorsun. Bundan sonraki 18 sene boyunca, her ay bir kez bunu aynı şiddette ve aynı belirsizlikte yaşıyorsun. Ne zaman olacağı belli değil mi ona göre tedbir al diyecekler için söylüyorum. Hayır efendim belli değil, 21 ile 30 gün arasında bir sürede olabiliyor. Bazı geceler, ağrıdan kusuyorsun. Bu arada ağrıdan kusmanın ne olduğunu bilen bir adam var mı aramızda? 

Yıllar geçtikçe alışmaya başlıyorsun. Bunu hayatının bir parçası olarak kabul ediyorsun. 18-19 yaşlarında ilaçlar çıkıyor piyasaya. Ağrıların  1-2 saate iniyor. Nispeten daha iyi diyorsun. Yine de bazı geceler  ağrıdan hastaneye kaldırıldığın oluyor. Üniversite hayatı zor. Ama lisedeki gibi her allahın günü okula gitmek zorunda olmuyorsun. Vize, final haftasına denk geldiyse vay haline. O halde bir de soru çözüyorsun. Ayaklarını yere vura vura bağırmak geliyor içinden ama oturup paşa paşa dolduruyorsun kağıdı. Bazen iyi bazen kötü. 

İş hayatı daha da zor. Uykusuz ve ağrılı geçen bir gecenin akabinde, belin iki büklüm o kıyafetleri ipe ipe giyiyorsun, makyajını yapıp, saçlarını güzelce topluyorsun. Topuklu ayakkabını da ayağına geçirip doğru işe kaykılıyorsun. Seksist patronun halinden anlamıyor ama iş arkadaşların dışarıda yemekte kodamanlarla işkembesini dolduran o ruhsuz amirini arayıp "Arkadaşımız pek iyi değil doktora mı yollasak?" diye telefon açtığında, kocabaş "Ben gelip bir göreyim de bakarız." diyip lavaşına adana doldurup, ayranını höpürde höpürdete içiyor. 1 saat sonra seni görüp "neden beni beklediniz çocuklar, arkadaşımızın hali kötü, anlayamadınız mı?" diye de ortaya karışık bir fırça atarak insanlık dersi verdi mi, değmeyin keyfime. Saniyede 360'a yakın hormon salgıladığın bir dönemin... Adam şansını çok zorluyor.

Yıllar böyle gelip geçiyor. Bir de bakıyorsun 30 olmuşsun. Artık yavaş yavaş sevebileceğin ya da güvenebileceğin bir adam olmadığını kabulleniyorsun. İşte, içten içe istediğin ama asla doğuramayacağın bir çocuk için yıllarca bu acıları çekiyorsun. Çekmeye de devam edeceksin üstelik. Sonra adamın biri karşına geçip "Kadınsın sen  doğurganlıktan o" diyor ya, sivilce kadar beynini tırmıklayıp ağzına kürekle vurasın gelmiyor mu!?... Biz bilmiyoruz ya öyle olduğunu. KO-ZA-LAK!

Ve böylece hikayemizin başlığında geçen "regl olmak ve kozalak" arasındaki bağlantıyı kurmuş oluyoruz. Hikayedeki olaylar abartı sanmayın. Beytepe'de geçen üniversite hayatımda evime 2 kere medikonun ambulansıyla bırakılmış biri olarak az bile anlatmış olabilirim. Artık bundan sonra anlatabileceğin tek bir hikaye kalıyor geriye. O da; 18 yıl boyunca sıcaklığın  40 dereceyi bulduğu kavurucu yaz aylarında, 4 gün 4 gece, bir saniye bile çıkaramadığın pedinin popona nasıl yapıştığını kadın sohbetlerinde anlatarak gülüp eğlenmek. Çünkü bir kozalak bunu da asla anlamayacaktır. 

NOT: Bu yazımı, "Kadın olmak zor." klişesi dillerine pelesenk olmuş ruhsuz, empatiden yoksun kozalaklara ithaf ediyorum. 

Cumartesi, Şubat 23, 2013

Gece gece


Umut yakama yapışma, unut. 
Unut beni ve git buralarda kurtar kendini. 
Çamurlu bu yerlere basmadan, 
ayağına bulaşmadan pisliği. 
Nefretin nefesini ensende hissetmeden uzaklaş yavaş yavaş.
Pencereden içeri sızıyor soysuzluk. 
Camlardan akıyor hınç. 
Kaos ve gaddarlık bahçede çimlerin üzerinde.
Sinsice arkandan sokulmadan bir "hiç", git buradan. 


Bir bak, biraz oku akabinde dinle.


Oksimoron



Lal hatip vuruyor inceden saza,
Paylaşılan yalnızlıklar  kaza,
Birinci geleneksel aşk oyunu,
Sessizce haykırıyorum sonunu.


(Şiirindeki 4 oksimoronu bulunu ;)

Cumartesi, Şubat 16, 2013

Neymiş Hümanizm


Bence hayvanlar bizden daha insan. Ruh halimize göre kılık değiştiriyoruz, surat değiştiriyoruz. Sabah mutsuz uyandıysak karşımıza çıkan insana selam vermek bile zor geliyor. Bunu kendimize hak görüyoruz. Peki ama acaba karşımızdaki insan bu saygısızlığı hak ediyor mu? Ufak bir "günaydın"ı bile, gördüğümüz bir rüya yüzünden insanlara fazla gördüğümüz olabiliyor. İyi de bu işte karşıdaki insanın suçu günahı ne? 

Tabi ben bunları düşünürken Ankara'da bir öküzcan  ufak tefek bir adama omuz atıp özür dilemeyi aklına dahi getirmeden pis pis gülerek yoluna devam ediyor. İstanbul'da Beyoğlu'nda kronun biri eski sevgilisi onu terk etti diye kadını kalabalıktan hiç çekinmeyerek bir güzel tokatlıyor. Denizli'de itin teki arabasında müziği son ses açmış sevdiği kızın evinin önünde tur atıp milletin uykusunu bölüyor. Manisa'da bir kozalak rakı şişesinden aldığı cesaretle duvarlara işiyor. Adıyaman'da saftorik bir genç tavuk kovalayarak erkekliğe ilk adımını atmaya çalışıyor. Antalya'da bir Rus fiziksel olarak iyi görünüyor diye yurdum delikanlısını ezip buruşturup çöpe atıyor. Edirne'de bir öğrenci, hesaba parası çıkışmayan gencin onurunu ikinci kez kırarak "paran yoksa beni niye çağırdın" diyor.

Oysa aynı anda hırsız giren bir evde, cabbar köpek, sahibini  korumak içi havlamaya başlıyor. Bir kedi çişinin üstünü kapatıyor, kokup çevreyi kirletmesin diye. Bir arı muhterem kakasıyla bize bal üretiyor. Masum fare sırf genleri yakın diye İsviçreli bilim adamları tarafından çeşitli deneylere maruz kalıyor. Ve yumuk gözlü koca yürekli bir balina da  xx firmasının rujları için vücudunu feda ediyor. Kendisine fikrini sormuşlar mı bilemiyorum. Tek bildiğim ruj sürerken gözümde canlanan şu kare; büyük beyaz beni hunharca parçalara ayırıp bir lokmada yapış yapış midesine indiriveriyor. 

Bu yüzden demem o ki hayvanlar 21. yüzyılda bize nazaran daha insan. Hakkı'nın hakkını Hakkı'ya vermeli diyor ve takdiri siz değerli okurlarıma bırakıyorum. 

Tüm bu sebeplerden dolayı şunu da eklemeden geçemeyeceğim;
GO FART YOURSELF