Küçükken her şey mükemmel olacak diye kandırdılar bizi. Babamızla annemiz kadar şanslı olacaktık. Masallardaki gibi aşık olup sonsuza dek mutlu yaşayacaktık. Küçükken her yer oyun parkıydı, her yer bahar, her yer masmavi deniz, yemyeşil ormandı. Gözlerimiz parlardı da biz o naif duruşların değerini sonradan öğrendik. Git gide karardı, şarkıdaki gibi "büyüdük ve kirlendi dünya". Bilseydik yine de aynı hayatı yaşar mıydık? Belki bazılarımız bir kaç şeyi değiştirmek isterdi. Ama aynı çirkinlikler gelip yine bizi bulurdu. Dünü kaçırdık artık yapacak bir şey yok. Ama yarında hala umut var. Bir yerde umut varsa mutlu olma şansı da olabilir. Olabilirlikler üzerine bir sefillik ve mücadele arenası değil mi hayat zaten?
Belki çoğumuzun çocukluk hayallerimizdeki kadar süslü ve şatafatlı hayatları olmayacak yine de aşkın en güzel hallerini yaşayabiliriz. Birilerinin kapısına gidip gidip döneceğiz, telefon numaramızı gizleyip gece yarıları iki saniye de olsa sesini duyabilmek için küfürler de yiyeceğiz, kıskandırmak isterken rezil de olacağız. Bu yaşımızda utanmadan biri için gözyaşı dökeceğiz.
Bununla birlikte bileceğiz ki bir şeye değerse değer, değmezse gittiği yere kadar gider. Mutlu son olmasa da mutlu anlar vardır. Ve bu anlar kaçırılmamalıdır. Hayat sandığımız kadar uzun değil.
Rastlantı eseri yaşamıyoruz hiç birimiz. Doğduk diye yaşamıyoruz. Belli amaçlarımız var. Birileri bir takım adımlar atacak biz de takip edeceğiz ya da biz yol göstereceğiz. Misyonum ailesi olmayanların ailesi olmak sanırım. Eskiden bir ağabeyim var sanıyordum. Meğerse başından beri tek çocukmuşum. En başında aldığım kararları gözardı etmek en büyük hatamdı. Tek çocuğum ben, ebevynim yok. Ve kimin ailesi yoksa benim gibi onun ailesiyim. Kimsesizlik benimkinden büyük bir yalnızlık değilmiş.
Gün geçmiyor ki insanlardan nefret etmek için yeni nedenler bulunmasın.
Ders: Hayat Bilgisi
Konu: Sosyopatlar
Evet arkadaşlar bugün işleyeceğimiz konu sosyopatlar. Onlar her yerdeler. Kahve molalarında, sigara aralarında, "dur biraz nefes alayım" diye soluklandığın her yerde kısacası içimizdeler. Mehteran gibi üç ileri iki geri gitmekten ziyadesiyle yorulmuş bulunmaktayım. Sözün bittiği yumrukların konuşması gereken yerdeyim. Mantığımın tıkandığı, lise yıllarıma döndüğüm yerdeyim. Hani sınıfta popüler kızlar, yakışıklı erkekler vardır, herkes onlarla arkadaş olmak ister ama şişman kız ve sivilceli oğlanla kimse konuşmaz. Halbuki o şişman kız lise bitince kilo verir, güzel bir okulda okur, en kötü ihtimalle öğretmen olup topluma yararlı bir birey olma yolunda gerekli adımları atmaktadır. Sivilceli oğlan da mühendislik fakültesini bitirir, 10 yıl sonra dip boyasının öneminden başka bir şeyi aklında tutamayan conconların peşinden koşacağı ideal koca adayı olmasına ramak kalmıştır. O yaşlarda insanın aklı 5-10 karış havada oluyor. Anlıyorum. Empati kurmak, daha insalcıl yaklaşımlarda bulunmak zor. Fakat 2012 yılında Güngören'in orta yerinde bu ne rezillik bu ne sefillik!
Hala benim gibi, insanların ağzından çıkana itibar edip söylediği sözleri gerçek zanneden kaldı mı bilmem. Ama demin de söylediğim gibi üç ileri iki geri, beş yukarı sekiz aşağı, benim de ayarlarım bozuldu sonunda. Evet "olduk, tamamdır" demek için erken bir yaştayız fakat karşımızdakinin hislerini anlamayacak kadar da çocuk değiliz. Bu yaşa kadar insanları kırmanın, hor görüp aşağılamanın hatta kategorize ederek etiketlemenin kimseye bir faydasının dokunmayacağı bilincine ulaşmış olmamız gerekmez miydi? Temiz giyinmeye marka giymekten daha fazla itibar eden o insanlar nerede? Küçükken annemiz "bak elalemin oğlu/kızı neler yapıyor, sen neredesin" diye bizi başkalarıyla mukayese edince sinirleniyorduk ya hani, şimdi o kapanları, tuzakları biz mi kurar olduk? Nasıl oldu da bir koca dünyanın merkezine tek başına kendimizi koyar hale geldik? Başkalarının duygu ve düşüncelerine kulak tıkayıp, aldırış etmemeye başlayalı kaç yıl oldu?
Bundan iki yıl önce sınırlarını yalnızca kendim çizdiğim benim düşsel dünyam bu yıl itibariyle sefil bir hal aldı. Benim rezil dünyam, benim aciz dünyam. Ah benim küçük dünyam. Gerçi küçüklüğünden pek şikayetim yok yalnızca yanından gelip geçenlerin içine çöplerini atmalarına öfke duyuyorum. Herkes kendi kapısını süpürse dünya daha güzel bir hal alır derler ya kimse kapısının önünü süpürmesin bence. Çünkü o pislikleri komşunun kapısına bıraktıktan sonra temizliğin pek bir ehemmiyeti kalmıyor...
Sosyopatlara geri dönecek olursak, biliyor musunuz her 25 kişiden biri sosyopat. Ve niyeyse bana hep o 25. denk geliyor (örnek teşkil eden tecrübelerimi aktarmak bile istemiyorum, o derece).