Ne yazık ki insanlar değişmiyorlar. Tek yaptığımız zamana ayak uydurmak. En son çıkan trendleri takip edip “iphone”un son model cep telefonlarını kullanıyoruz. Taksiye binince elimizdeki “gprs”li telefonumuzla 40 yıllık taksicilere yol tarif ediyor, pastanede yediğimiz tiramisu hakkında, internetten edindiğimiz bilgilerle ahkâm kesiyoruz. Bir tabak makarna yapmaktan aciziz oysa. Hepimizin evinde lcd televizyonlar var ve onlara bakarak günü bitiriyoruz. Ultra sessiz çamaşır makinesi çalışırken biz yıkanmış bulaşıkları raflara yerleştirmekten aciziz. Değişim zannettiğimiz şey sadece teknolojinin kölesi olmak aslında. Bunu da o kadar gönülden yapıyoruz ki bir bir tükettiğimiz en değerli anları göz ardı ediyoruz. Yazık ediyoruz. Teknoloji o kadar hızla ilerliyor ve değişiyor ki kendimizi anlamadığımız bir ton kalıbın içine sokarken bir yandan da ne kadar değiştik diyoruz. Öyle sanıyoruz ama değişen ve gelişen dünyanın etrafında biçare dönen ay kadar bile olamıyoruz. Çünkü pasif köleleriyiz o dünyanın.
Ne yazık ki insanlar değişmiyorlar. Kendimizi ne kadar tanıyoruz ki değişip değişmediğimize kanaat getirelim… Hayata gözümüzü açtığımız andan itibaren öğretilmiş, ezberletilmiş, hap gibi yutturulmuş kalıplarla yaşamayı öğrenen bir nesiliz biz. Bir önceki cümlenin içinde geçen klişeler hiç kimsenin gözüne batmıyor örneğin. Kendimizi bulmamız, keşifler yaparak, deneyerek öğrenmemiz gereken yaşlarda Amerikan idollerine benzemek için ne gerekiyorsa yapmışız. Gazete yerine dergiler okumuş, seçici olmak yerine bizim için seçileni giymişiz. Hayattan herkesin ayrı ayrı alabileceği tatlar varken herkesin aldıklarını biz de tadalım istemişiz. Özgürce nefes almanın zevk ve huzurunu gözden kaçırmışız. İnsanın kendi kendine yetebilmesi kadar güzel bir şey varken biz birilerine muhtaç yaşamaya alışmışız. Hayallerimiz; dile yeteneğimiz olmasa bile İngilizce eğitim veren bir okulda okumak, geleceğimizi garanti almak için mühendislik, tıp, hukuk gibi bir bölümden mezun olmak, henüz birey olamamışken çiftleşip münasip bir eş bulmak, düzgün bir yuva kurmak, karakterimize aykırı olsa da devlet dairesinde 9-6 çalışıp ömür tüketmek, emekliliğimizin geleceği günü beklemek, ikramiyeyle de bir ev alıp çoluğu çocuğu baş göz etmek olmuş. Oldurtmuşlar.
Oysaki ne güzeldir kendi kendine vakit geçirmek. Ne güzeldir kimse olmadan dışarı çıkıp insanları izlemek, bir köpek besleyip her sabah havlamasıyla uyanmak. Ne güzeldir sevdiğin kadınla/erkekle öpüşmek. Ne büyük bir özgürlüktür bir yere sırf sevmiyorsun ya da o anda istemiyorsun diye gitmeyerek kendini eve kapatmak, pijamalarını giyip evin içinde sefil bir halde film izlemek. Ertesi gün en sevdiğin pantolonunu sırf kendini iyi hissetmek için giyip saçını da her zamankinden farklı toplamak. Dünyanın en akıllıca işi karı koca olmadan önce sevgili olmayı başarmaktır. En büyük meziyet ise keyif alacağın işin ne olduğunu bulmak olsa gerek. Hayattaki en büyük lüks kendini tanımaktır bence. Bizi neyin nasıl mutlu edeceğini bilirsek tercihlerimizi de o yönde kullanır ve başarılı olabiliriz aslında. Böylelikle değişmeyi ya da değişmemeyi de tercih edebiliriz doğrusu.
Değişim zamanı. Bütün tabularımı bugün yıkabilirim. Ya da sıkı sıkı sarılabilirim. Çevremde değişen ve önüne geçilmeyecek şeylerden zevk alabilirim. Kırışıklıklarımı sevip onlarda anılarımı yaşatabilirim. Çocukken oturduğum evin önünden geçip bahçedeki ağaçlara dokunmalıyım. Sokağa attığım oyuncağımın üzerinden geçen arabanın lastik izlerinin yıllar içinde nasıl silindiğini canlandırmalıyım gözümde. O toprak yolların birer birer asfalt oluşunu, bahçelerin yerine binaların inşa edilişlerini düşünmeliyim. Ve artık kabul etmeliyim. Ne ben eski benim ne de eskiden bir şey var bu yeni yerlerde. İşte bu nedenle değişmek şart, tabi ki bir birey olarak…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder